KÜRTLER’DE İKTİDAR VE İSYAN OLGUSU – 4

1745

Koçgiri’nin en güçlü feodal ailesi Mustafa Paşa, oğulları Alişan ve Haydar Bey’lerin İstanbul’la ilişkileri vardır. O dönemde aydın olarak tanınıyorlar. Alişer Bey, Mustafa Paşa ailesine yakın ve Dersim’de etkinliği olan birisidir. 1. Dünya Savaşı’nda Erzincan’a kadar gelen Rusya Ordusu önde gelenleriyle, Kürt hakları konusunda görüşmeler yapmıştır. Koçgiri önderlerinin İstanbul’daki Kürdistan Teali Cemiyeti ile organik ilişkileri de mevcuttur.

KOÇGİRİ İSYANI

İsyan öncesi durum

Koçgiri’nin en güçlü feodal ailesi Mustafa Paşa, oğulları Alişan ve Haydar Bey’lerin İstanbul’la ilişkileri vardır. O dönemde aydın olarak tanınıyorlar. Alişer Bey, Mustafa Paşa ailesine yakın ve Dersim’de etkinliği olan birisidir. 1. Dünya Savaşı’nda Erzincan’a kadar gelen Rusya Ordusu önde gelenleriyle, Kürt hakları konusunda görüşmeler yapmıştır. Koçgiri önderlerinin İstanbul’daki Kürdistan Teali Cemiyeti ile organik ilişkileri de mevcuttur. Bu yörenin Kürt önderleri, Sevr Antlaşması ve Kürtlere getirdiği haklardan haberdardırlar. İstemlerini yazılı olarak İstanbul’daki tüm dünyanın tanıdığı Osmanlı Devleti yöneticilerine değil de Ankara Hükümeti’ne sunarlar. Türklerle birlikte yaşamak istediklerini belirtmiş, Kürt okulları ve Kürt memurları ile tutuklu Kürtlerin serbest bırakılmaları önde gelen  istemleri olmuştur. Ankara Millet Meclisi Hükümeti’ne Sevr Antlaşmasıyla Kürtlere tanınan hakların uygulamaya konulmasını isteyen telgraflar çekilir.

İsyanın başlaması

Ayaklanma,  Koçgiri Aşiret Reisi Alişan Bey ve Baytar Nuri önderliğinde başlar. Ankara Hükümeti Alişan Bey’i kazanmak için Sivas Milletvekilliğini teklif eder. İlk önce kabul etmesine rağmen, Baytar Nuri’nin baskısı ile vazgeçer. Baytar Nuri de kendisine Alişan Bey aracılığı ile teklif edilen milletvekilliği teklifini reddeder.

Ayaklanmacılar hazırlıklarını tamamlayınca ilk saldırılarını 1921 Temmuz’unda bir karakola düzenlerler. Ankara Hükümeti, çatışmayı önlemek amacıyla Koçgiri Aşiret Reisi Alişan Bey’i Refahiye Kaymakam Vekilliği’ne, kardeşi Haydar Bey’i de Ümraniye Bucak müdürlüğüne atar.  Mustafa Kemal her iki kardeşin de ayaklanmanın gizli liderleri olduğunu bildiği için bu taktikle iki lideri kazanmak ister.

Dersim’de de Kürt aşiret önderleri milletvekili olarak “atanarak”, Kürtlerin birlikte hareket etmeleri önlenmek istenir. Meço Ağa, Diyap Ağa, Ahmet Ramiz ve Hasan Hayri Bey, M. Kemal’in atadığı ilk Dersim mebuslarıdır. Koçgiri ve çevresinde ikinci derecedeki beyler de kolayca elde edildiler.

Koçgiri İsyanı’nın başlangıç tarihi sadece Yunan ilerleyişine değil aynı zamanda Londra ve San Remo Konferansları’na da denk gelir. Ankara Hükümeti böylece sıkıştırılmaktadır.

Koçgiri İsyanı’nın liderlerinden Baytar Nuri isyan programını şu şekilde açıklar:

“İlk önce Dersim’de Kürt istiklali ilan edilecek, Hozat’a Kürdistan bayrağı çekilecek, Kürt milli kuvveti Erzincan, Elazığ ve Malatya istikametlerinden Sivas’a doğru hareket ederek Ankara Hükümeti’nden Kürdistan istiklalinin tanınmasını isteyecekti. Türkler bu isteği kabul edeceklerdi. Çünkü isteğimiz silah kuvvetiyle desteklenmiş olacaktı.”

Ayaklanma büyür ve isyancılar Ankara Hükümeti’ne bir muhtıra yollarlar. Telgraf yoluyla iletilen muhtıra şu maddelerden oluşmaktadır:

1- İstanbul Hükümeti’nce kabul edilen Kürdistan özerkliğinin Ankara Hükümeti’nce de tanınıp tanınmayacağının açıklanması

2- Kürdistan özerk yönetimi konusunda Mustafa Kemal hükümetinin ivedi yanıt vermesi

3- Elazığ, Malatya, Sivas ve Erzincan cezaevlerindeki Kürtlerin hemen salıverilmesi

4- Kürt çoğunluğu bulunan illerden Türk memurlarının çekilmesi

5- Koçgiri yöresine gönderilen birliklerin geri çekilmesi

Kürtler buna ek olarak da 25 Kasım 1920 tarihinde Batı Dersim Aşiretleri reisleri adına TBMM’ye şu şekilde başvurur:

“Sevr Antlaşması gereğince Diyarbakır, Elazığ, Van ve Bitlis illerinde bağımsız bir Kürdistan kurulması gerekiyor. Bu nedenle bu oluşturulmalıdır. Yoksa bu hakkı silah zoruyla almaya mecbur kalacağımızı beyan ederiz.”

Ayaklanmanın büyümesi üzerine Merkez Ordusu Komutanı Nurettin Paşa ve Topal Osman Komutasındaki Göresin Alayı bölgeye sevk edilir. 11 Nisan 1921 günü ayaklanmacıların üstüne yürür. Merkez Ordusu ve Kürt aşiretleri arasında büyük ve kanlı çatışmalar sonucunda 17 Haziran 1921 günü ayaklanma tamamıyla bastırılır.

Sonuç

Oldukça ileri ve kararlı Kürt istemleri taşımasına karşın, bu hareket de büyük zaaflar taşıyordu. Kürt kimliği, aşiret ve yöre kimliğini çok aşamadı. Geniş Kürt kitlelerine ulaşamadı ve böyle bir çaba da gösterilemedi. Merkez Ordusu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa ve Laz Topal Osman’ın sert önlemleri ile bir soykırım uygulandı. Koçgiri aşiretinden birçok kimse sürgün edildi. Kayseri’nin Sarız ilçesinde yaşayan Alevi Kürtlerin hemen hemen tümü Koçgiri göçmenleridir.

Nuri Dersimi isyanın sonucunu şöyle değerlendiriyordu. “Koçgiri Kürt İstiklal Savaşı, Kürdistan istiklal savaşının bir merhalesiydi, onunla bir meydan muharebesi kaybetmiştik fakat savaş bitmemişti. Biz son zaferi kazanacağımıza inanmış ve iman getirmiştik. Arzu ve inancımıza hiç bir şekilde halel gelmemiştir.”

Sivas Sıkıyönetim Mahkemesi Alişan Bey, Haydar Bey, Alişer Bey ve Zarife ile ayrıca 95 isyancıyı idama, 180 isyancıyı ise 5 yıl ile müebbet hapis arasında değişen cezalara mahkûm eder.

Koçgiri isyanının bastırılmasından sonra Ankara Meclisindeki Kürt milletvekilleri Ordu Komutanı Nurettin Paşa’nın halka zulmettiği, gereksiz yere kan döktüğü gerekçesiyle olağanüstü ve gizli bir oturum talep ederler.

AZADİ CEMİYETİ   

Türk Kurtuluş savaşı başarıya ulaşınca verilen sözler bir yana bırakılarak Kürtlük faaliyetinde bulunan kişi ve kuruluşlar silinmeye başlanmıştı. Ancak 1923’te merkezi Erzurum olmak üzere yeni bir örgüt 8. Kolordu bölgesinde kuruldu. “Azadi” adını taşıyan bu yeni cemiyetin çekirdeğini eski Hamidiye Alayları subayları ile Türk ordusundaki bazı Kürdistanlı subaylar oluşturmaktaydı.

Azadi Cemiyeti’nin liderleri Cibran Aşireti ağalarından Halit Bey ile Bitlis beylerinden Yusuf Ziya Beydi. Halit Bey, Abdulhamid’in Hamidiye Ordusu için kurduğu aşiret mekteplerine devam etmişti. Bu yüzden aşiret liderlerinin çoğundan büyük saygı görüyordu. Düzenli orduda albaydı. Gördüğü eğitimden dolayı diğer Kürt liderlerinden daha çok milliyetçiydi. Yusuf Ziya Bey ise Bitlis’te büyük nüfuzu olan biriydi. Ankara Meclisine Bitlis milletvekili seçilmişti. Böylece bolca seyahat edebiliyor ve şüphe uyandırmadan pek çok kişiyle temas kurabiliyordu. Cibranlı Halit Bey, Kürt Teali Cemiyeti başkanı Abdülkadir ve Bitlis mebusu Yusuf Ziya Beyle Kürt meselesini Milletler Cemiyeti’ne götürmek istiyordu. Cemiyet için hazırlıkları bir grup subay yaptı. Daha sonra bölgedeki nüfuzlu şahıslar kazanılmaya çalışıldı. O sırada 1923 meclisi için seçimler olduğundan Ziya Bey, seçim kampanyası görüntüsü altında bu işi kolaylıkla yapıyordu. Bu arada Azadi Cemiyeti 1924 yılında ilk kongresini yaptı. Katılanlar arasında, Halit Bey’in akrabası olan ve Diyarbakır’ın doğusunda yaşayan Zaza Kürtleri arasında büyük nüfuz sahibi olduğu için davet edilen Şeyh Sait de vardı. Şeyh çekingen olanları Ankara hükümetinin politikalarını şiddetle eleştirerek savaşmaları gerektiğine ikna etti. Bu kongrede iki önemli karar alındı: 

Birincisi; bölgedeki bütün aşiretlerin katılacağı bir isyan yapılacak ve bunu takiben bağımsızlık ilan edilecekti. İsyan çok titizlikle planlanacak ve herkes kendisinden beklenen şeyler konusunda tam bilgi almış olacaktı. Bu, uzun bir süre gerektirdiği için Mayıs 1925 isyan tarihi olarak belirlendi.

İkincisi; dış yardımın gerekli olduğu herkesçe kabul ediliyordu. Yardım yapması beklenen devletler arasında Suriye’deki Fransızlar, Irak’taki İngilizler ve Ruslar düşünülüyordu.  Ancak bazı aşiret reisleri ve Hamidiye Alayında görev yapan subaylar Rusları düşman bildikleri ve kendilerini Türklere daha yakın hissettikleri için son ihtimali hesaba bile katmak istemiyorlardı. Gürcistan’a bir temsilci gönderildi. Sovyetler, Kürtlerin durumunu anladıklarını fakat yardım edecek durumda olmadıklarını bildirdiler. Daha sonra İngilizlerle temas kuruldu. İsyanı organize eden Azadi’nin teşkilatlanma ve dışarıdan destekleyicileri hakkında tutarlı bilgi olmamakla birlikte en az 18 yerde teşkilatlandığı ve önde gelenlerinin çoğunluğunun ordu subayları olduğu bilinmektedir.

Propaganda ve örgütlenmede temel anlayışları; ortak bir düşmanın olduğu bunun karşısında silahların ve gücün birleştirilmesi gerektiği idi. Yine düzenin adaletsizliği, ağır vergiler, yozlaşmış bürokrasi, yerel idarenin baskısı ve batılı devletlerin etkisi işlenen konulardı. Şeyh Sait ise bunların yanı sıra bir de Hilafet taraftarlığı temelinde Şeriat yasalarının uygulanmasını talep ediyordu. Hedefine koyduğu kesim ise Halifeyi işlemez hale getiren içteki ve dıştaki “Gavur” politikacılar idi. Kitleler bu şekilde isyana hazırlanıyordu. Şeyh Sait isyanının planlayıcısı olan Azadi örgütü bile Şeyh Sait’e dini yönü ağır basan propaganda yapmasını önermişti. Örgütün kendisi ise çeşitli yayın ve çalışmalarında bağımsız Kürdistan talebini yaygınca işliyordu. Şehirlerde bürokrat, asker, memur ve aydınlar arasında örgütlenmeye çalışıyordu. Birçok şehirde şubeler açtığı bilinir. Örgütün isyan öncesindeki propaganda çalışmalarının ve kentlerdeki hazırlık faaliyetlerinin pek sonuç almadığı isyan sırasında görülür. İsyanda örgütün varlığı bile belli değildir.

Azadi Cemiyetindeki Bazı Şahsiyetler  

En çok bilinen Azadi liderleri arasında şunlar vardı: Cibranlı Halit Bey (Erzurum Merkez Şube Başkanı), Kör Hüseyin Paşa (Haydaran Milisleri Komutanı, Malazgirt Şube Başkanı), Yusuf Ziya Bey (Bitlis Şube Başkanı), Cemil Paşa ailesinden Ekrem Bey (Diyarbakır Şube Başkanı), Seyid Abdülkadir Efendi (İstanbul Şube Başkanı). Bu isyanın başlatılması halinde katılacakları kesin olan aşiret reisleri listesinde ise; Hacı Musa Bey (Mutki Aşireti Reisi ve bir zamanlar Temsilciler Meclisi üyesi), Garzan’ın Şeyh Selahaddin’i, Pınciran’ın Cemil Çetosu (Bitlisin batısındaki dağlık bölgede), Milan’dan İbrahim Paşa’nın oğlu Mahmut Bey, Şırnaklı Abdurrahman ve Süleyman Ağaların oğulları vardı.

ŞEYH SAİT AYAKLANMASI

Şeyh Sait kimdir?

Şeyh Sait 1865 yılında Erzurum’un ilçesi Hınıs’a bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Şeyh Sait’in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Dedesi olan Şeyh Ali, Mevlana Halid’in öğrencilerindendi. Şeyh Ali, Mevlana Halid’in, Şam’daki dergâhında eğitim gören öğrenciler arasında özel olarak ilgilendiği 118 gençten biriydi. Bir öteki ise Seyid Abdülkadir’in dedesi Seyid Taha idi. Daha sonra mantık, felsefe, matematik ile din bilgisi konularında özel eğitime tabi tutulup, üst düzeyde bir programla yetiştirilen Nakşibendî halifesi oldular. Değişik bölgelerde görevlendirildiler.

Şeyh Sait Medreselerde eğitim görmüş, dönemin en iyi din eğitiminden geçmiş, Arap-İslam felsefesinin yanında eski Yunan felsefesi ile mantık derslerini okumuştu. Arapçayı Kürtçe kadar iyi konuşuyor, okuyor ve yazıyordu.

Şeyh, genç yaşta çevresinde sivrilmiş, tanınmış bir kişilik olmuş, olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygınlığına, Nakşibendîliğin “Postnişin” ini eklemişti.

Kürtlerde sahip olunan koyun sayısı, zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Sait varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Koyun üreticiliğinin yanında ticaretini de yapıyordu. Satın aldığı toklu koçları (hogeç), yaz ayları boyuncu Bingöl yaylalarında otlatıyor; sonbaharda “Aşağı Memleket” diye bilinen Musul, Kerkük, Şam ve Halep pazarlarına götürüp satıyordu. Ticaret nedeniyle Güney bölgelerine yaptığı seyahatler bir bakıma kendisi için dostlukları pekiştirme vesilesi oluyordu. Sürünün ardından, Kürt önde gelenlerini ziyaret edip, konaklaya konaklaya pazara gidiyordu. Dönüşte başka bir yol izleyerek; görüşmeler yapıyor, dostlarıyla buluşuyordu. İlerleyen yaşlarında ticareti büyük oğlu Şeyh Ali Rıza’ya bırakıyor, bu sayede okuma ve toplumsal olaylara daha çok zaman ayırma imkânı buluyordu.

Destek gördüğü güçler

İngiltere petrol nedeniyle Musul ve Kerkük bölgesini Misak-ı Milli sınırları dışında tutmak istemektedir. M. Kemal öncülüğündeki Türkiye Cumhuriyeti ise, Misak-ı Milliye bağlılığın gereği olarak, bölge üzerinde hak taleplerinden vazgeçmemektedir. Kürtler ve Türkler Misak-ı Millinin gereğinin yapılmasını istemektedirler. Bu koşullarda bildik İngiliz sömürge oyunları yine devreye girer. Bir taşla birkaç kuş vurmak için tertipler hazırdır. Kendisine yakın bulduğu Kürtleri, onlara yardım edeceğine dair heveslendirir. Olası bir isyanda kendisine güvenebileceklerine dair sahte umutlar yaydırır. Şeyh Sait isyanında da böyledir. İsyan patlak verdiğinde, İngilizler Kemalist hükümetle de temasa geçer. Kürtlerin ve Kürdistan’ın kaderindeki en derin bölünmelerden birini gerçekleştirir. Kemalist Türkiye’yi en zor döneminde kendine yakınlaştırmıştır. Cumhuriyeti Kürtlerin üzerine sürerek en tehlikeli bir açmazın içine düşürmüştür. Yani bir kez daha ‘‘böl-yönet’’ veya ‘iti ite kırdırma’ politikasıyla, ‘tavşana kaç tazıya tut’ oyunu başarıyla oynanmıştır. Cumhuriyet de daha düne kadar en zor dönemlerinde stratejik müttefikleri olan Kürtleri unutmuş, önde gelenlerini idam etmiş, böylece tarihsel bir sorunu çözdüğünü sanmıştır. Bastırma ve inkâr yöntemlerine başvurarak, bu oyun gereğince aslında Osmanlı’dan daha geri bir politikanın ve kendisini en çok uğraştıracak bir sorunun içine düşecektir. Sadece Kürtler değil, Türkler ve Cumhuriyet de böylece oyuna gelmiş olacaktır.

İsyan öncesi durum

1920–24 yılları arasında İngilizlerin tüm (başta Musul olmak üzere kimi çıkarları için) tüm kışkırtma ve iki halkı karşı karşıya getirme çabalarına rağmen,  Kürt kimliğine yönelik bir inkâra rastlanılmaz. Aksine doğu ve batı cephesinde yine gelişen yerel direnişlerde sürekli Türk Kürt birlikteliğine ve dayanışmasına rastlanır. Öyle ki, M. Kemal meclis ve kongre konuşmalarında Kürtler için de “cumhuriyetin ortaklığına” sık vurgu yapar.  Kısacası 1920–24 yılları Türk ve Kürt birlikteliğinin pekiştiği, ortak düşmana karşı savaşıldığı yıllar olur.

1925’e gelindiğinde ise Cumhuriyetin siyasal, sosyal, ekonomik ve daha yaşamın birçok alanında reformlara giriştiği yapılanma sürecinde Şeyh Sait isyanının patlak vermesi hem Türkler hem de Kürtler açısından ileriki yılları etkileyecek talihsiz gelişmelere yol açar. Cumhuriyetin henüz kuruluş aşamasında bu denli etkili ve sarsıcı bir isyanın gelişmesi demokrasi ve modernleşme anlamında atılan birçok adımın da olumsuz etkilenmesine neden olur.

Kürt milliyetçiliği ile dini duyguların iç içe geçtiği Şeyh Sait isyanına, 1924 yılındaki Halifeliğin kaldırılması, Tevhidi-i Tedrisat kanunu, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile benzeri sosyal yaşama ilişkin hız kazanan birçok değişiklik ve reformlar da hiç kuşkusuz etkide bulunmuştur. Zaten tarikat mensubu bir Şeyh önderinden beklenen de daha çok bu yeniliklere tepki göstermek olabilirdi.

1925’lerde her ne kadar çok partili rejim denemesi için kimi siyasal partiler kurulduysa da isyanla birlikte ilk elden Cumhuriyete karşı tüm muhalif sesleri susturmak için öncelikle bu siyasal partiler kapatılır. Böylece 1945’e kadar Türkiye’de çok partili sisteme ara verilir. Cumhuriyetin bırakalım demokratikleşmesi, aksine daha fazla katılaşması, güvensizlik içinde korku ve kaygı duyması da siyasal partilerin kapatılması dönemine rastlar. Yeni cumhuriyetin korku ve kaygı duyarak daha fazla içe büzülmesi, Ağrı ve Dersim isyanlarıyla daha da büyür ve bugüne ulaşan inkârcı bir cumhuriyet şekillenmesi olur.

Nakşî tarikatından olan Şeyh Sait öncülüğünde gelişen isyan Diyarbakır, Bingöl, Bitlis, Erzurum ve çevresinde etkili olur. Şeyh Sait isyanı zamanlama ve çıkış koşulları itibariyle hem cumhuriyetin şekillenmesinde hem de Kürtlerin kaderi ve geleceği açısından önemli bir rol oynar. Cumhuriyete karşı gelişen isyanı, Türk Kürt ilişkileri açısından da önemli bir dönemeç olarak görebiliriz. Dahası Cumhuriyetin kuruluşunda asli unsur olarak kabul gören Kürtlerin inkârı ve yok sayılması da, isyan tarihi olan 1925 sonrasına rastlar.

İsyan öncesi İstanbul’da isyan hazırlığı yürüten gizli örgüt “Azadi”nin de İngiliz manda yönetimini savunan Kürt Teali Cemiyeti ile yakın temas içerisinde olduğu herkesçe bilinmektedir.

1924 yılının Ağustos ayında Diyarbakır’da bir Türk-Kürt kongresi yapılmıştı. Bu kongrede Türk Hükümeti, Kürtlerin taleplerini dikkate almaya ve yerine getirmeye söz vermişti. Gerçekleştirilmesine söz verilen hususlar şunlardır:

1- Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde özel bir yönetim şekli kurulacak,

2- Türk Hükümeti, Kürtlere kredi sağlayacak,

3- Hapisteki Kürtler için genel bir af ilan edilecek,

4- Kürdistan’da beş yıllık bir dönem için zorunlu askerlik olmayacak,

5- Türk Hükümeti, Şeriat mahkemelerini yeniden kuracak ve ülkeden toplanan silahları geri dağıtacaktı,

6- Uygun görülmedikleri belirlenen bazı Türk subay ve memurları, Kürdistan’daki görevlerinden alınacaktı. Türklerin bu talepleri gerçekleştirmesine karşılık olarak Kürtler, Türk Hükümeti’nin Musul sorununa ilişkin konumunu ve tutumunu destekleyeceklerdi.

Türk Devleti, bu maddelerin hiç birini yerine getirmez. Azadî örgütü de buna karşı hazırlıklıdır. Talepler yerine getirilmeyince, genel bir ayaklanmaya karar verir ve bu bağlamda hazırlıklarını hızlandırır. 1924 yılında Diyarbakır’da yapılan kongrede, “Ayaklanmada dini motiflerin ulusal motiflerin yanında öne çıkarılması” kararlaştırılır. Bunun nedeni şöyle değerlendirilebilir:

1- Sultan Abdülmecit ile 1830’lu yıllardan itibaren başlayan merkezileşme hareketi, başarıyla sonuçlanınca; Kürt emirliklerinin teker teker yok olması üzerine, doğan boşluk, dini bir kurum olan şeyhlikle doldurulmuştur. Şeyhler sosyal ve siyasal fonksiyonlar da yüklenmişlerdir. Bu dönemde özellikle Nakşibendilik tarikatı ya da dini yolu Kürt şeyhlerinin ve din adamlarının izledikleri ve Kürt din dünyasına damgasını vuran bir öğreti halini almıştır.

2-  Ankara Hükümeti’ne dini nedenlerle muhalif olan diğer kesimlerin de desteğini almak.

Cumhuriyetin ilanından bir süre önce dağılmış olan Kürt Teali Cemiyeti ileri gelenlerinden Seyit Abdülkadir, Ceyranlı, Hüsman, Halit, Hacı Musa, eski Mebuslardan Yusuf Ziya ve ailelerinin katıldığı gizli bir komite kurarak, Kürdistan’ın bağımsızlığı için çalışmalarını sürdürdü. Yusuf Ziya’nın aracılığı ile Hınıs’ta oturan Şeyh Sait ve ailesi de örgüte katıldı.

Bu gelişmeleri yakından izleyen İngiltere, elçiliğinin çeşitli kaynaklarından edindiği bilgileri, düzenli olarak elde ediyordu. Bölgede bir ayaklanma çıkartmak ve bu yolda Musul konusundaki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmek amacında olan İngilizler, Nesturi’leri kışkırtarak bir ayaklanma çıkmasını hazırladılar.

İngilizlerin kışkırtması ve yönetiminde çıkan Nesturi ayaklanmasına karşı, o günün çok güç şartları içinde yapılan bastırma girişimleri kesin sonuca ulaşmadı. Ayaklananların çoğu sınır dışına kaçtılar. İngilizlerin, Musul sorunu için açtıkları bu olay, siyasi ve askeri çok çetin çalışmalar sonucunda taraflarca kabul edilen sınırın gerisine çekilmekle sona ermiş kabul edildi. Bu ayaklanmada, İngilizler asileri desteklemekle kalmayıp, uçakları ile de saldırılara katıldılar.

Kürt İstiklal Komitesi üyelerinden ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit beyler ve bazı arkadaşları 1924 yılında çıkan Nesturi ayaklanması dolayısıyla tutuklanmış ve mahkûm olmuşlardı. Bu arada Şeyh Sait, tanıklığına gerek duyularak Bitlis Harp Divanına çağrılmıştı. Bu durum Şeyh Sait’i kuşkulandırdığından; yaşlı ve hasta olduğunu ileri sürerek, ifadesinin bulunduğu yerde alınmasını istedi. Harp Divanı bu isteği kabul etti. İfadesi Hınıs’ta alındı. Kuşku içinde olan Şeyh Sait, oğlunu İstanbul’a yolladı. Bir yandan Bitlis Harp Divanının, kendisi hakkındaki görüşlerini adamları aracılığıyla araştırırken; diğer yandan Diyarbakır, Çapakçur, Ergani ve Genç dolaylarında bir ay kadar dolaştıktan sonra, 13 Şubat 1925’te Piran köyüne gelerek kardeşinin evine yerleşti.

Yapılan propagandalar ”Cumhuriyet Yasaları ile İslamiyet’in, dinin, namaz, oruç, Kur’an, nikâh, ırz ve namusun kalkacağı, bütün aşiret ağalarının ve hocaların Ankara’ya sürülecekleri ve bunlardan yasalara uymayanların denize atılacağı” şeklinde olup halk ayaklanmaya çağrılıyordu. Cibranlı Halit ve adamları da Hükümete haber verilmesini engelliyorlardı. Durumu Atatürk’e ilk kez duyuranlar, Varto’da oturan Hornek aşireti oldu. 1924’te Erzurum depremi sebebiyle buraya gelen Atatürk’e bilgi verildi. O da Cibranlı Halit’in yakalanması için ilgilileri uyardı. Erzurum’a gelmiş olan Yusuf Ziya tutuklandı ve Bitlis Harp Divanına yollandı. Cibranlı Halit, Hasan Halit, Şeyh Sait ve Hacı Musa’nın adını açıkladı. Hacı Musa hemen tutuklandı. Fakat aşiretlerinin ayaklanmaması için Hacı Musa ve bazı tutuklular serbest bırakıldı.

Bu arada Şeyh’ in oğlu da İstanbul ve Suriye’de çeşitli kişilerle görüşmüştü. Eğer bir ayaklanma çıkarsa ‘Cemiyet-i Akvam’ a haber vereceklerini ve asker bulunmadığı için aşiretlerin yöreyi kolayca ele geçirebileceklerini söyledi. Bundan sonra dini bir ayaklanma fetvası hazırlandı. Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in dinsizliği, din kurallarına aykırı davrandıkları ileri sürüldükten sonra, mal ve canlarının helal olduğu belirtiliyordu.

İsyanın başlaması

Şeyh Sait, oğlu Ali Rıza’yı Halep üzerinden İstanbul’a Seyit Abdülkadir’e göndermiştir. Daha öncesinden yapılan planlar çerçevesinde 1926’da planlanan isyan Şeyh Sait’in tutuklanma ihtimalinden dolayı öne alınmıştır. Bulunduğu Hınıs ilçesinden Piran’a geçen Şeyh Sait, burada yanında iki mahkûmu sakladığı gerekçesiyle jandarmanın beş suçluyu yakalayıp götürmek istemesi yüzünden çıkan silahlı çatışma üzerine, planlarından önce ayaklanmak zorunda kalır ve bu şekilde isyan başlar.

Daha sonra halkı dini kurtarmaya davet eden vaazlar vererek ve çevredeki aşiretlere haber salarak isyana teşvik eder. Esasen bir Nakşî Şeyhi olan, koyun ticaretiyle zenginleşen ve bu sayede geniş bir çevre edinen Şeyh Sait’in bu çağrısı yankı bulur ve çevre il ve ilçelerde ayaklanmalar başlar. Şeyh Sait Genç iline giderek buraya da isyanı yayar ve kontrolü altına alır. Bölgedeki telgraf hatları kesilerek iletişim engellenir. Muş, Bingöl ve diğer çevre illerde isyana yönelik propagandalar yapılır.

Yörede, ayaklanma hazırlıkları ve propaganda için dolaşarak kardeşinin Piran’daki evine yerleşmiş olan Şeyh Sait, önce Darahênê’ yi ele geçirmek istedi. Bu amaçla yolda iken kendisine, Paro Oğlu Ömer ağa komutasında Butyanlı, Fakih Hasan Oğlu Abdülhamit’in komutasında Mıstanlı, Ömer Oğlu Haydar komutasında Tavaslı, Molla Ahmet komutasında Silvanlı aşiretleri de katıldılar. 16 Şubat 1925’te Darahênê’ye saldırı başladı. Şehir yağmalanırken, Ziraat Bankası’na da el konuldu

İsyanın kapsadığı alanlar ve destek verenler

10 Şubat’ta Piran çatışmasını duyan Şeyh Tahir Lice postanesine el koyar. 11 Şubat’ta da 200 adamıyla Genç’e gelerek el koyduğu paraları ve belgeleri Şeyh Sait’e verir. Lice ve Piran çatışmaları ile artık isyan başlamıştır. 14 Şubat’ta Şeyh Sait komutasındaki on bin savaşçı Genç’i ele geçirir. Maden aşiret reisi Feqî Hasan kaymakam olarak tayin edilir. Genç geçici başkent ilan edilir. Şeyh bütün vergi ve esirlerin Genç’e toplanması talimatını verir. Şubat’ın yirmisinde Xanili Salih beyin, Şeyh Sait’in komutasındaki güce katılmasıyla Lice ve Xani alınır. Ardından Xani vadisinden Amed’e doğru isyan güçleri ilerlemeye başlar. 28 Şubat’ta Şeyh Şemseddin’e bağlı kuvvetler Şeyh Sait kuvvetlerine katılır. 29 Şubat’ta Maden nahiyesi ayaklanır. Şeyh Eyüp 500 savaşçıyla Çermik’te Şeyh Abdülrahim’e katılır. İkisi birlikte Ergani’ye yönelir. 28 Şubat’ta Paluü 20 bine yakın olan isyan güçlerinin karargahı olur. 11 Mart Amed saldırısına kadar bazı kaynaklara göre on iki, bazılarına göre ise on dört vilayet ele geçirilmiştir. İsyan güçlerinin sayısı ise kırk bin civarında tahmin edilmektedir. Vilayetlerin alınmasından sonra hedef Amed’in düşürülmesidir. İsyan güçlerinin her biri kendi bölgelerinde ayaklandıktan sonra belli merkezlerde güçlerini birleştirdi. Belli bir plan çerçevesinde Amed’i kuşatmaya çalıştıkları bilinmektedir.

İsyan güçleri beş cephe biçiminde örgütlenmişlerdi. Her cepheye bir şeyh komuta etmekteydi. Şeyh Sait mahkeme tutanaklarında cephelerinin düzenlenmesini şu şekilde vermektedir; “Gazik cephesini Şeyh Şerif’e vermiştim. Palu’ya kadar gidebilirsin dedim. Melekanlı Şeyh Abdullah’ı Gırvas ve Muş cephelerine tayin ettim. Şeyh Hasan’ı da Kıği cephesine verdim… Kumandanlar ağalar, muhtarlar ve aşiret mensuplarıdır.

İsyanın bastırılması

Mustafa Kemal Çankaya’da İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir ile ayaklanmanın bastırılması için alınacak önlemleri görüşmek üzere toplanır. Hazırlanan plana göre ayaklanma bölgesi büyük askeri kuvvetlerle sarılacak; harekât Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbakır, Mardin üzerinden yollanacak birliklerce ve hava kuvvetleri desteği ile yapılacaktı.

Mardin ve Diyarbakır’a gönderilecek birlik, araç ve malzemenin güney demir yollarından gönderilmesi gerekiyordu. Bu demir yollarının bir kısmının geçtiği Suriye, Fransa Mandasında bulunmaktaydı. Lozan’da kabul edilmiş olan Ankara Antlaşması gereğince Türkiye, bu demir yollarından asker taşıma hakkına, önceden Fransa’ya bildirmesi şartı ile sahipti. Bu sebeple Türkiye, Paris elçiliği aracılığı ile Fransa Hükümetine bir nota vererek Şeyh Sait ayaklanması dolayısıyla demir yolundan asker yollanacağını bildirdi. Fransa bu isteği uygun buldu. Fakat İngiltere’nin Paris elçiliği durum hakkında bilgi isteyerek, asker naklini geciktirici bir girişimde bulundu. Bu davranışı bile İngiltere’nin bu ayaklanma arkasında olduğu görüşünü kuvvetlendiriyordu.

Ordu birlikleri Erzurum, Mardin, Diyarbakır ve Malatya bölgelerinde yığınağını yaparken, Şeyh Sait de Diyarbakır üzerine yürümüş ve 7–8 Mart 1925’te yenilgiye uğramıştı. Ayaklanmanın güneye doğru yolu tıkanmış ve isyanın çembere alınma ihtimali doğmuştu. Şeyh Sait Dersim ve Muş yöresi ağalarını da ayaklanmaya çağırdıysa da, şeriat ve hilafet adına yapılan bu hareket, özellikle Diyarbakır yenilgisinden sonra ilgi görmedi. 9 Mart’ ta Diyarbakır’a gelen bazı İngiliz silah fabrikaları katalogları ve mektupların üzerinde ‘Kürdistan Kraliyeti Harbiye Bakanlığı’ yazısının bulunması, Diyarbakır’ın Şeyh Sait’in eline geçmesinin en önemli adım olduğunu gösteriyor ve İngiltere’nin olayı desteklediği kanısını kuvvetlendiriyordu.

Diyarbakır yenilgisi ayaklanmanın dönüm noktası oldu. Hükümet seferber ettiği kuvvetlerle 10 Mart’ta, Diyarbakır çevresinde “temizlik harekatı” başlattı ve sonuç aldı. 14 Mart’ta Şeyh Sait’in oğullarından birinin Varto’da yapılan çatışmada öldüğü bildirildi. 16 Mart’ta seferber edilen subaylara ve askere ikişer maaş avans ödenmesi kanunu ve 23 Mart’ta da, sıkıyönetimin bir ay uzatılması kararı kabul edildi.

Yığınaklarını tamamlayan ordu birlikleri, 26 Mart’tan itibaren Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekâta başladı. İsyancılar dört yönden kuşatıldı. Düzenli bir şekilde çembere alınarak Irak, İran ve Suriye’ye kaçmaları önlendi. 31 Mart’ta Diyarbakır ve Elazığ’dan gelen kuvvetler birleşerek Şeyh Sait’in karargâhının bulunduğu Hani’ye girdiler. 2 Nisan’da kuşatmanın son bölümü de tamamlanınca Palu, Silvan ve Piran elden çıkmış oluyordu. Bütün isyan kuvvetleri Dersim yönüne doğru geri çekilmeye başladılar. Nisan ayı ortalarına doğru ayaklanma tamamı ile bastırıldı ve Şeyh Sait, Hükümet güçlerinin eline geçti. Bu durum, Hükümetin 15 Nisan tarihli resmi bildirgesi ile açıklandı. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ilk iş olarak merkezi Diyarbakır’da olmak üzere bir Genel Müfettişlik kuruldu.

Sonuç

Seyh Sait isyanı sürerken Ankara hükümeti olağanüstü toplanmış ve özel kanunlar çıkarmıştı. İlk olarak Takriri Sükun kanunu çıkarıldı. Takriri Sükun kanunu iki maddeden oluşuyordu:

  • Hükümet lüzum gördüğü taktirde suçluları İstiklal mahkemesine verebilecek.
  • İstiklal Mahkemesi davaları kendi kanunları ile süratle yürütecek

Bu kanuna bağlı olarak İstiklal mahkemeleri kurulmuştur. Bu mahkemeler hukuki yönleri tümüyle yapay ve biçimseldirler.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra geri çekilen Şeyh Sait taraftarlarının yüzlercesi yaşanan çatışmalarda ölür. Şeyh Sait ise Muş ile Varto arasında sıkıştırılınca teslim olur ve 12 Nisan 1925’te yandaşları ile birlikte İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi’ne verilir. Diyarbakır’da kurulan Gezici İstiklal Mahkemesince Seyit Abdülkadir ve Şeyh Sait başta olmak üzere 48 kişi idam edilir ve onlarca kişi de çeşitli cezalara çarptırılır. İsyan sonrasında bölgede temizlik operasyonları yapılırken, halktan olaylara karışanlar tespit edilir ve bölgede silahlar toplanır. Ayaklanma sonucunda 206 köyün ve 8758 evin yıkıldığı, 15 ile 20 bin arasında kişinin de öldüğü kayıtlara geçti.

Önder APO bu ayaklanmayı şöyle değerlendirmektedir: “Şeyh Sait ve arkadaşlarının asılmaları Cumhuriyette Otoritarizme, Türk-Kürt ilişkilerinde inkârcılığa ve zoraki asimilasyona yol açmıştır. Ulusal kurtuluşu birlikte veren iki halkın ilişkileri köklü biçimde zedelenmiştir. Cumhuriyet demokratikleşme şansını kaçırmıştır.”

İsyan sonrası “Temizlik Harekatı”

Şeyh Sait ayaklanmasının bastırılmasından sonra İçişleri Bakanlığı 26 Mayıs 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi savcılığı ve 3. Ordu Müfettişliği ile Erzurum, Mardin, Dersim, Ergani, Genç, Siverek, Van, Beyazıt, Malatya Diyarbakır, Muş, Bitlis, Elazığ ve Siirt illerine yayınladığı bir genelgede, “temizleme faaliyeti”nin şu tarzda yürütülmesi talimatını vermiştir:

“Ayaklanma ile sözle veya eylemli olarak ilgilenmiş, fakat ilgisini ve izini gizlemiş veyahut Kürtlük ve irtica ile öteden beri sanık olan kişilerin ve zümrelerin ellerinde veya evlerindeki yasak her türlü silah ve yaralayıcı aletler toplanacaktır.

Suç ve cinayetten sanık ve hükümlü olup aşiret nüfuzuna dayanarak kaçak halinde bulunanlar kâmilen yakalanarak mahkemeye verilecek ve bunlardan muhitlerinde tutuklanması ve mahkemesi sakıncalı olanlar varsa diğer il mahkemelerine gönderilmeleri sağlanacaktır.

Ayaklanma bölgeleri cezaevlerinden kaçan bütün hükümlü ve tutuklular diri veya ölü tenkil edilerek yakalanacak ve diri tutulanlar durumlarına göre Şark İstiklal Mahkemesine veyahut Bölge Divanı Harplerine gönderilecektir.

Bu görevlerin yapılmasında;

Cephanelerini her ne suretle olursa olsun saklayan ve teslim etmemekte inat edenler,

Hükümlü veya sanık kimseleri saklayan ve yedirip içirenlerle bunlara yataklık yapanlar,

Silah toplamaya ve cezaevi kaçaklarının ve halen kaçak bulunan sanık ve hükümlülerin yakalanmasına memur edilenlerden, görevlerinde savsaklık ve kayıtsızlığı veya yetkisini kötüye kullanma veyahut taraf tutar hal ve hareketleri görülenler,

Ayaklanma bölgesinde yürürlükte olan devlet kanunlarına göre, Türkiye cumhuriyetinin ve Türk milletinin mutlak güvenlik ve refahını bozmak veya cumhuriyet ve devrimin ruhunu zaafa uğratmak ve bu türlü eylem ve hareketlere her ne suretle olursa olsun katılmak suçunu işleyenler, Şark İstiklal Mahkemesine gönderilecekler.

Erzurum ilinin Kıği ve Hınıs ilçeleri de, bu hususun uygulanmasına dâhildir. Silah toplama işindeki tedbir ve tertipler Sıkıyönetim kararnamesine göre Kazım Paşa tarafından yürütülecektir.

Doğuda esası ıslahata azmetmiş olan hükümetin ilk hedefi ahali üzerindeki silahların toplanmasıdır. Bu iş, bazı sebep ve düşüncelerle tedricen yapılsa dahi kesinlikle savsaklanamaz.”

Devam Edecek…

Kaynak: Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi