BEN ve ÖTEKİ

a7b12b9c56794

ZEKÎ PÎRSÛS

İnsana hükmeden zihniyet, doğaya da hükmetmeye başladı. İnsanla doğa arasındaki ilişkiyi tanrı-kul mantığına göre şekillendirdi. Doğayı tanıdıkça ne kadar “çıkarlarımın hizmetine sokabilirim” mantığıyla yaklaştı. Doğa, insana hükmeden zihniyet için “öteki” olmuştur. Öznelleşen “ben”, nesnelleşen “öteki”. Dolaysıyla özne olan “ben” nesne olan “öteki” üzerine her türlü tasarrufu kullanma hakkını kendinde görmeye başladı.

“Öteki” olarak tanımladığı halklara, doğaya, kadına yüklenip hükmettikçe, güçlendiğini sandı. Doğayı, toplumu, insanı kendi hizmetinde kullanan egemen güç bugünkü doğa-insan-toplum arasındaki dengesizliklerin kaynağını oluşturdu. Doğayı, toplumu, kadını mülkleştiren, mülk olarak gören bu zihniyet tüm dünyayı nesneleştiren bir konuma getirmeye çalıştı.

Doğayı “tanrı”, devleti de tanrıdan korkan ve ona karşı savunmasız olan insanlığın örgütlenme mekânı yaparak, insanlığı devlete mahkûm etmeye çalıştı.

Tanrı krallara karşı gelebilecek daha güçlü, soyut bir tanrının yaratılmasıyla kurtuluşun geleceğini düşünen yine daha sonraları tanrılara karşı salt bilimin gücüyle özgürleşeceğini sanan insan çözümleyemediği bu zihniyetle kendi bunalımını derinleştirmiştir.

Alternatif olma ve alternatif üretme gerçeğinden uzaklığın ifadesi olan bu durum insan gerçekliğini, onun irade ve güven sorununu çok somut ifade etmektedir. İradesizleştirilmiş insan gerçeği üzerine kendisini şekillendiren erkek egemen sistem, içgüdülerini disipline etme gerçeğinden uzaklaşmış, nerede ne yapacağı belli olmayan insanı ortaya çıkarmıştır.

Ezilen üzerinde mitolojik ve dini dogmalarla geliştirilen tahakküm mantığı bugün sistemin sahte özgürlük anlayışıyla geliştirilmeye çalışılmaktadır. Bilinç ve irade kazanan, aydınlanan insanı denetimine almanın biricik yolu tüm bilimsel-teknik gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda gerçekleştirmektir.

Ben-merkezciliğe dayalı zihniyet yapılanmasına karşı gelişen mücadeleler geçmişin mirasını devralmış, geleceği yaratmanın mücadelesini vermiş fakat bunu yaparken kendisini dünyanın merkezine koymaktan, kendisi dışındaki tüm olguları reddederek “öteki” diye tanımlamaktan, ezmekten, tüm bu olguların inkârı üzerinden yükselmekten kendisini alıkoyamamıştır.

Descartes’in köklü bir dönüşüm için büyük bir şüphecilik hastalığını yaşadığı, her şeyden şüphe ettiği, ancak “düşünüyorum, o halde varım” yargısına sığındığı meşhurdur. Bacon’ların “nesnellik” için büyük özen gösterdikleri iyi bilinir. Birincisi bireyin bağımsız düşünebilmesine kapıyı aralarken, ikincileri “nesne” hakkında bireyin dilediği gibi tasarrufta bulunabileceğine kapıyı aralar.

İnsan bedeni de dâhil analitik düşünce dışında tüm doğanın nesne olarak tanımlanması esasta kapitalizmin doğa ve toplum sömürüsünde; tahakküm altına alınmasında kilit bir işleve sahiptir. Özne ve nesne ayrımını derinleştirmeden ve büyük bir meşruiyete kavuşturmadan Yeni Çağa ilişkin zihniyet dönüşümü sağlanamaz.

“Nesnellik” kavrayışı altında “analitik düşünce”nin operasyona yatıramayacağı hiçbir “değer” yoktur. Sadece insan emeği değil, tüm doğa tasarruf altına alınıp mülkleştirilebilir. İnceleme ve araştırmalara tabi kılınıp üzerinde her tür sömürüye hak kazandırılabilir. Seçkin özneler dışında her şey mekanik olarak değerlendirilip acımasızca tahakküme ve istismara tabi tutulabilir. Doğaya ve topluma karşı temel özne olarak örgütlenen (birey-vatandaş-ulus-devlet) toplumu yeni maskesiz tanrılar olarak soykırımlardan, çevreyi yaşanmaz hale getirmeye kadar her çılgınlığa sahip “yeni icat”lardır. Eskinin “Leviathan”ı artık kudurmuş gibidir. Hükmetmeyeceği, parçalamayacağı bir nesne yok gibidir.

“Nesnel yasallık”, derinliğine araştırılır ve fark edilirse eski “tanrı sözü” deyiminin modern biçimi olduğu görülecektir. Doğa ve toplumu aşan güçlerin sesi bu nesnellikte hep yankılanır. Daha da deşilirse bu sesin zorbanın ve istismarcının hâkimiyetinden kaynaklandığı anlaşılır. Nesnel zihin ve duyduğu sesler düzeni uygarlık sistemleriyle yakın bağlara sahiptir. Bu sistemlerce terbiye edilmiş ve kulağa aşina kılınmışlardır. Nesnelerden yeni bilgiler kopartılsa dahi anında sistemin yerlerine eklemlenirler. Her yeni buluş teknik sistemdeki sahiplerince ya önceden ya sonradan bin bir bağla bağlandıklarını iyi görmek gerekir. Aksinde ısrar edilirse tarihte çokça gördüğümüz Âdem’den İbrahim’e, Mani’den Hallac-ı Mansur’a, Saint Paul’dan Giardano Bruno’ya kadar sistem tanrılarının gazabına uğratılırlar.

Nesnel olma gerçeği adalete yakın durduğunda bin bir düşmanla karşılaşır. Nesnel olma eğer gerçekten algının gönül gözünün gördüğü şeyse çok değerlidir. Özgür yaşam değerine bağlandığında gerçek bilgeliğe de götürür. Ama bunun için Hallacı Mansur ve Bruno gibi düşünce savaşçısı olmayı göze almak gerekir.

Özne-Nesne olan “Ben ve öteki” diye ayrılan iki temel olguya yeni anlamlar yükleyerek ayırım yapmadan bakabilmeliyiz. Aksine “Ben ve öteki.” de birincisi egemenlik sisteminde “ben”i, erkekliği, “Öteki” kadınlığı anlatır olur. Veya tersi.

Bu süreçte derinliğine ve hissederek bilincine kavuştuğumuz bu gerçeklere anlam verdikçe, çözümledikçe, “öteki” anlam kazanır duruma gelir.

“Öteki”yi tanımadan doğru bir zihniyet devriminin olmayacağı” (Önderlik). “Öteki”yi tanımak, zihniyet dönüşümünde diğer bir ilkesel yaklaşımı ifade eder.

Firavunlaşma, yani kendini devletle tanrı yerine koyma, bütün siyasi hastalıkların özüdür. Ve karşısındakileri küçük, kul gibi görmeye zorlar. Ötekini bir kul, etkisiz bir varlık gibi değil, eşit ve özgür bir diyalektik üye olarak görmeyi gerektirir.

Kişiliğimizde, zihniyetimizde yaşanan devletleşme ve tanrılaşmayla aslında “öteki” nin, yani kadının tamamlayıcı eşit ve özgür gerçekliğini onun o zihniyetinden uzaklığımızı gösteriyor.

Erkekliğe karşı duruş, belki içimizde bir yerlerde gömülü olan kadını açığa çıkartarak mümkün olabilir. Belki de güçlü ve kesin bir “kopuş” perspektifi ile belki de erkeğe karşı, erkeklikle mücadele etmek, kendi cinsini tanıyarak, cins kimliği ile kendini yeniden yaratmak daha anlamlı olur.

Sistem tüm erkeksiliği ile aslında erkeği tüketmiş ve kendi cinsine bile yabancılaştırmıştır. Sistemde erkek, kendi cinsine yabancılaştıkça kendini ifade etme biçimlerine ulaşıyor. Oysa bu biçim erkeği “karılaştırmaktadır” ve hatta cinsiyetsizleştirerek tanınmaz konuma getirmektedir.

İşte ilk kızgınlıklar, ilk öfkeler bu biçimiyle ortaya çıkabiliyor. Kadın ortamında ilk öfke içinden çıkamadığımız cinsiyetsizliğimize oluyor. Hem böylesi sahte erkek gerçeği ve hem de tanıdıkça zorlanmalar bizde kızgınlığa dönüşüyor. Açığa çıkarmasak ta, içimizde fırtınalar kopuyor ve her bir dalgası zihnimizi parçalıyor adeta. Ve kızgınlığımız kendimize, içimizdeki binyıllardır büyüttüğümüz gerçekliğimize oluyor.

Günümüz sınıflı uygarlık gerçeğinde ekonomisinden siyasete, maneviyattan ilişkilenme biçimine, etik ve ahlaki ölçülerden doğayla olan ilişkilere kadar yaşamın her alanında artan çürüme ve aşınmalar dünyamızı kaos ve bitişe sürüklemektedir. Uygarlıksal ilerleyişin gücü ve hızı göz önüne alındığında hiç de iç açıcı olmayan bir durumla karşı karşıya olduğumuzu görmekteyiz.

Ütopyalarımızı gerçekleştirebileceğimiz ya da tam aksi bir biçimde dünyayı cehenneme ve aynı anda çevirebileceğimiz bir çağ içerisinde soluk alıp vermekteyiz. İki seçenek yan yanadır ve birbirine çok yakınlaşmıştır.

Günümüzde yaşanan tüm sorunlar, demokrasi, ekolojik dengesizlik ve benzerlerine dayanmakta ve kendisini yaşattığı nokta cins sömürüsü olmaktadır. Kadın ve kadına dayalı yaşamın reddi üzerinden gelişen sınıflı toplum uygarlığı o günden bu güne kadar yaşadığımız sorunların temelini teşkil etmektedir. Sistem ve onun mantık yapısına dayalı kurumlaşmaların insanlığa kazandırmadığı, tüm zamanlardan daha net ve sade bir biçimde kendisini ortaya koymaktadır. Bu zihniyetin temelinde yatan ise kadın-erkek ilişkilerinde yaratılan ilişki mantığı ve onun davranış kalıplarıdır, alışkanlıklarımızdır.

Önemli olan şey etik ve ahlaki ilişkilerimizde bir devrimi alternatif olarak gerçekleştirebilmektir. Değişim-dönüşüm hangi ahlaki ilişkilere dayanmakta ve yönde gelişmektedir. Bu yönlü tarihimiz ve geldiğimiz düzey bu netliği sağlamıştır.

Alışkanlıklarımızı ilkelerle uyumlu bir şekilde dönüştürmenin kararlılığını yüklenmek yeni sistemin gelişimini de açığa çıkaracaktır.

İnsanı insan yapan olgu, sosyalleşme ve sosyal varlık olma gerçeğidir. İnsanın doğa içerisinde güç olması, kendisini ifadeye kavuşturması sosyal olma gerçekliği ile bağlantılıdır. İnsan doğanın genel gelişim diyalektiğinde, sosyalleşme gerçekliği ile yer edinince güzel yaşamın kapılarını kendisine ve çevresine araladı. Doğa, insan gerçeği ile kendini tamamladı. İşte bu buluşma ve buluşmaya dayalı birliktelik doğayı, insanı ve onun yaşam tarzını güzelleştirdi. Güzellikleri yaratmanın yolu, insan-doğa arasındaki uyumlu birliktelikten geçiyordu. Zeki, yetenekli ve dönüştürücü olan insan doğayı yorumladıkça ona anlam kattıkça değerler yarattı. Ve insanın kendisi, yarattığı değerler oldu. Kültürel bir varlık ve etik bir değer olarak insan, doğa içerisindeki konumunu belirledi. İnsanın doğadaki diğer canlılardan farkı, etik bir değer olmasıydı. İnsan, doğanın genel gelişim diyalektiğinin içinde öz güven duygusuna sahip olan, kendi iradesine dayanan, bilinçli, sorumlu, doğaya uyum sağlayabilme yetisine sahip tek canlıydı. Bu anlamda özgürdü ve tercih hakkına sahip tek varlıktı. Güzellikleri yaratmak ya da yaşamı çirkinliklere boğmak, dünyayı mitoloji ve dinlerdeki cennet bahçelerine dönüştürmek ya da tam tersine yeryüzü cehennemini yaratmak insanın kendi ellerindeydi.

İnsanın attığı her adım, güzelleştirdiği, kirlettiği kutsadığı ya da lanetlediği insanın kaderini belirleyecekti.