HALIL DAĞ’IN BOTAN DAĞI GÜNLÜĞÜNDEN – 5

KADIR USTA’NIN SÖZLERI

Halil DAĞ / BOTAN

‘Aslında ben usta değilim, Halilim’ diye kulağıma fısıldadığında, ben de hemen O’nun kulağına ‘sen ustasın, hem de hayatımızın ustasısın, ustam…’ diye fısıldayıverdim. Bu bizim Kadir usta ile son kez kucaklaştığımız, birbirimize son kez doyasıya sarıldığımız ve ‘başarılar’ dileyip ayrıldığımız andı.

Onunla yıllar sonra bir kez daha ayrılıyorduk. Bu kaçıncı ayrılışımızdı tam olarak bilemiyordum ama bu defa o Erzurum’a, ben de Dersim’e doğru yola koyuluyorduk. O bir yoldan, ben de bir başka yoldan girecektik yolları çatallanan bu bahçeye. Son on üç yıldır yollarımızın birçok kez kesiştiği Kadir Usta ile bu yollarda bir kez daha karşılaşır mıydık, her ikimiz de bilemiyorduk ama aşkı vurduğumuz sıradağlarda bir kez daha görüşmek ve birbirimizi bir kez daha dostça, yoldaşça kucaklamak üzere sözleştik.

Hepimiz Kadir Usta’nın bir meslek alanında usta olduğunu bilirdik ama bu mesleğin ne olduğunu hiç birimiz bilmezdik. O’nun bu sıfatı dağlara gelmeden önce aldığını düşünsek de, ‘usta’ sıfatının bu dağlarda ona en uygun kişiyi bulduğu konusunda hepimiz hem fikirdik.

İşin güzel yanı ise, bu sıfatından dolayı, O’na mesleği sorulduğunda ya marangoz, ya duvarcı, ya da tamirci gibi, her defasında başka bir meslek söylemesiydi. Bundan dolayı da bu dağlardaki her işe usta çağrılırdı. Ustaydı ya, mutlaka her şeyin doğrusunu ve nasıl yapılacağını o bilirdi. Bayan arkadaşların fırını mı bozulmuş, usta hemen aranır, bir manganın duvarı mı yıkılmış, usta hemen çağrılırdı. Bir derdimiz mi var, doktordan önce ustaya başvurulurdu.

Kadir Usta da hiç bir şeye ‘hayır’ demez, kolları sıvar, yüzünden eksik olmayan dost ifadesiyle girerdi işlerin içine. Ustadır ya, herkes ona güvenirdi. İş O’nun ellerine bırakılır, herkes bir kenara çekilirdi. Usta ise bu yalnızlığına hiç aldırmaz, kan ter içinde işini yapardı. Tesadüf müydü, bilemiyorum ama imansızın elinden hiç bir şey kurtulmazdı. Uzaktan bakıldığında aslan olan iş, O’nun ellerinde kuzu oluverirdi.

Usta’nın aslında usta olmadığını bir tek ben bilirdim. O da benim bunu bildiğimi bilirdi. Usta daha usta olmadan yıllar önce, O daha henüz bir çırak iken Şam’ın kızgın güneşi altında tanışmıştık O’nunla… Usta olacak yaşa henüz ulaşmadan okulunu bırakıp Başkan Apo’nun öğrencisi olmaya geldiği ’95 yılının baharında karşılaşmıştık. O günlerde altın sarısı saçları ve güneşte yanmış yüzü ile yumurtadan yeni çıkmış bir civciv gibi merakla bakıyordu etrafındakilere. O zamanlar ustalık bir yana, delikanlı olması için bile kırk fırın ekmek yemesi gerekiyordu.

O zamanlar hayatta henüz emeklemeye başlamış olan bu Arap çocuğunun ne yaman gerilla olacağını ve dağların şifresini hepimizden önce çözüp ustalaşacağını kim bilebilirdi ki…

İşte o günlerde, O’nun Antakya’da yaşayan Arap halklarından olduğunu öğrenmiş ve birlikte mutfakçı olduğumuz bir gün O’nun ellerinden Antakya pilavının yapılışını zevkle izlemiş ve o yemekten aldığım tadı bir daha unutmamıştım.

Ondan sonraki yıllarda Kadir yoldaş ile çok sık olmasa da, belirli zaman aralıklarında birçok kez karşılaştık. O’nun bu karşılaşmalar arasında geçen süreçlerde nasıl ustalaştığına bizzat tanık olmadım. Çünkü birlikte geçen bir pratiğimiz olmadı hiç. Sadece yol ayrımlarında karşılaştık O’nunla…

Ama her karşılaşmamızda kişiliğinin nasıl büyüdüğünü, savaşa ve yaşama nasıl hükmetmeye başladığını çok iyi fark ettim. Ustalaşmasına rağmen her karşılaşmamızda arkadaşlığımızın tadı bir kez daha tazelensin diye Antakya pilavını yapmayı ve bana bir kez daha tattırmayı hiç ihmal etmedi. İhmal etmediği bir şey daha vardı ki, o da, her defasında omuzlarımdan tutup ilk günkü heyecanıyla ‘halilim…’ demesiydi.

O bana ‘halilim’ diye hitap eden tek insandı. Bende ‘ustam’ demeyi ondan öğrendim.

O karşılaşmalarda ben O’na hep ‘sen ne kadar ustalaşsan da, benim gözümde sarı civciv olarak kalacaksın’ diye takılırken, O da sırtımdaki kamera çantasının büyüklüğüne işaret ederek bana, ‘sen de bir türlü tavşanı yakalayamayan kaplumbağaya giderek daha çok benziyorsun’ derdi ve dağlarda çektiğim gerilla fotoğraflarının değerini anlatmak için her defasında şu hikayeyi ilk defa anlatıyormuş gibi heyecanla bir kez daha anlatırdı:

‘Suların yükseldiği bir sabah deniz kıyısında yürüyen bir genç, kumlar üzerinde kalmış, sular geri çekildiğinde denize ulaşamamış denizyıldızlarını görür. Güneş yükselip kızgınlaştığında hepsinin kuruyup öleceğini bildiği için denizyıldızlarını tek tek denize, ait oldukları yere fırlatır.

Bu genci izleyen yaşlı bir yazar, güneş iyice yükselmeden önce denizyıldızlarının hepsini suya atamayacağını fark etmiştir. Gencin yanına yaklaşır ve kumların üzerinde milyonlarca denizyıldızı var, bir kaç denizyıldızını suya atsan ne fark edecek ki, der.

Genç, yazarın bu sözleri üzerine kumlara eğilir. Bir denizyıldızını daha eline alır ve denize doğru fırlatır. Yaşlı yazara döner, bunun için fark etti, der.’

Ustam ustaca anlattığı bu hikaye ile dağlarda kaydettiğim görüntülerin değerine öylesine güzel vurgu yapardı ki, ben bile o kadar değer verdiğim bu çalışmayı yapıyor olmaktan bir kez daha tad alır, mutlu olurdum.

Kadir Usta isimli bu Arap çocuğunun Erzurum’un karla kaplı dağlarındaki fotoğraflarını çekmek için bu yolculuğa koyulmuştum. Bu yolculuk sırasında sır gibi önümde uzanan bu dağların bir yerinde O’nu bir kez daha yakalayacağıma inanıyordum. Botan’da çatışmaya girip yaralanınca yolculuğum aksamış ve Ustam başka bir hattan ilerleyerek hızla öne geçmişti. Bunu hiç sorun yapmamış, elbette O’nu yakalayacağımın inancını hiç yitirmemiştim.

Ama usta, dağlardaki hayatımızın o tek ustası benden önce ulaştı Bingöl dağlarına ve benden önce vuruldu… Bir hainin ihaneti sonucu özel timlerin onu pusuya düşürdüğünü ve altın sarısı tenine amansızca kurşun yağdırdığını duyduğumda ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim.

Ustam böyle mi sözleşmiştik…

Hani bu Arap bedevisinin Şerefettin dağlarındaki ilk fotoğrafını ben çekecektim… Hani O’nun usta elleriyle yapılmış Antakya pilavını bir kez daha orada tadacaktım… Hani omuzlarımdan tutup aynı heyecanlı gözlerle ‘Halilim’ diyecektin…

Hani denize ulaştırmadığımız hiç bir denizyıldızı kalmayacaktı…