DiKTATÖRLER SAVAŞLARA, SAVAŞLAR DEVRİMLERE YOL AÇAR

 

Satranc

ALI ENGIN YURTSEVER

Bir iktidarın varlığı iki şekilde korunur: ya toplumsal eşitlik, adalet ve yönetime katılım sağlanarak ya da baskı, zor ve şiddet kullanarak… iktidarı elinde bulunduran güç, bu iktidarı korumak için kaçınılmaz olarak bu ikisi arasında bir tercihte bulunacaktır. Günümüz dünyasının (Türkiye) gerçeği birinci tercihten uzaktır. Çünkü henüz insanlığın geldiği aşama toplumsal ilişkiler bakımından gelişmiş bir düzeyde olmadığı için, maddenin doğası gereği iktidar ve muhalefet arasındaki çizgi çoğu zaman “zor’’un belirlediği bir hatta oluşmaktadır. Bu tercihin de insanlığa verebileceği tek şey: baskı ve şiddetin çocuğu olan isyan, direniş ve her iki taraftan da gerçekleşecek olan ölümlerdir.

Gemlenemez bir ihtirasın esiri olarak politik hayata son derece planlı bir şekilde giren ve günümüze kadar da başarılı bir strateji uygulayarak gelen Erdoğan, tarihte yaşamış ve yaşayacak olan her diktatörün kaderini paylaşacaktır. Bu kader değişmez bir şekilde cinayetler, hırsızlıklar, gözü dönmüş bir iktidar hırsı ve kaçınılmaz son olan: döktüğü kanda boğulmak olacaktır. Kısaca anımsatmak gerekirse; Erdoğan, yıllarca oligarşik, faşist ve askeri-bürokratik yönetimlerden bıkmış, yoksullaşmış bir Kurdistan ve Türkiye halklarına ‘’askeri vesayeti’’ kaldırıp, demokratik bir yönetim vaad etmiş, bunun için bütün muhalif çevrelerle ilişkiye girmiş, askerlerin üzerinde hakimiyet sağlandıktan sonra (bu hakimiyetin ne kadar sağlandığı ayrı bir yazı konusu olarak işlenecektir) bu ilişki bozulmuştur. Kürt Özgürlük Hareketi, aydınlar, sol-sosyal demokrat çevreler ve kendisiyle aynı damardan beslenen dini çevreler… Bu süreçte ilişki yürüttüğü çevrelerden bir kaçıdır.

Cemaat olarak anılan F. Gülen hareketi Erdoğan’la aynı amaçlar doğrultusunda ve Erdoğan’dan çok önce faaliyete başlamış, neredeyse yönetimin bütün alanlarına sızmış ama yeteri kadar palazlandığı düşüncesi iktidara hakim olduğu için tasfiyesine karar verilerek TC tarafından bir gecede iktidar ortaklığından düşürülmüştür. TC kurucu çekirdeğinin tasfiye olmadığı ortadadır. Görünen iktidar Erdoğan’laşan devlet ve AKP olabilir ama Erdoğan’a, bir gecede, ‘alnı secdeye değen mümin kardeşlerini’ tasfiye ettiren derin devlet asıl iktidarın sahibidir ve bu kanlı iktidar oyununda yeri geldiğinde Erdoğan’ın postunu yere serecektir.

Kurdistan toprağına çöreklenen devletlerden TC, dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlerin kendilerine ait bir yönetim şeklini kendi varlığına yönelik bir tehdit olarak kabul ederek, savaş gerekçesi saymayı temel kabul etmiştir. Bu gerçekten yola çıkarak diyebilirizki; bir şekilde yaratılacak bir gerekçe ile Rojava devrimine yönelik bir askeri saldırı ve işgal harekatı kaçınılmazdır. 1 Haziran seçimleriyle başlayan Erdoğan diktatörlüğünün dibe vuruşu, şiddet unsuru kullanılarak geçici olarak durdurulmuştur. Ancak geçen süre zarfında gelişen olaylar ışığında görülmektedirki, şiddet; direniş tohumlarını sessiz ve derinden büyütmektedir. Bugün suskun görünen toplumsal haykırış yarın diktatörün kulaklarını parçalayacak ölçüde yüksek sesle çıkacaktır.

Ekonomik tıkanıklık, kapitalist sermayenin hem güven duymaması hem de bir koz olarak kullanması sonucu olarak yatırımlarını büyük ölçüde yavaşlatması, ayyuka çıkan hırsızlık dosyaları, işlenilen cinayetler, muhalefet olarak görülen her çıkışın ağır bir baskı unsuru kullanılarak bastırılmaya çalışılması, nerdeyse Kurdistan’ın boydan boya baskı ve kan deryasına sokulması, HDP vekilleri, yöneticileri, belediye başkanları ve seçmenlerine kadar tutuklanma furyası, KHK’lar aracılığıyla binlerce i̇nsanın hayatını derinden değiştirme girişimleri ve neredeyse bütün dünya ile girişilen bilek güreşi….. Listeye bakınca bu kadar derin çelişkilerden kurtulmanın tek yolu, kaçınılmaz olarak bir savaştır. Çünkü hayat defalarca göstermiştirki, artık geri dönecek noktayı aşan her diktatör gibi Erdoğan’da sonuna doğru durdurulamaz bir hızla koşmaktadır. Bulabileceği tek çıkar yol, bir savaştan başka birşey değildir. TC’nin tarihsel düşmanlığına dayalı zorunluluğu gereği ilk saldıracağı halk;Kürtler, ülke ise Kurdistan’ dır. Rojava’da gerçekleşen devrimin yarattığı sosyal ve siyasal dönüşüm, dünya çapında uyandırdığı ilgi ve Ortadoğu’daki belirleyiciliğinin gelecekte oluşması kaçınılmaz olan ve bölgede halklara dayalı doğrudan demokrasi anlayışı elbetteki diktatörlükler için bir tehlikedir. Ancak Kürtler yüzyıl önceki Kürtler değildir. Kurdistan Özgürlük Hareketi’nin birikimleri toplumsal karşılığını bulmuş ve halklar tarafından sahiplenilmiştir. Bugün YPG bayrağı altında savaşan onbinlerce başka halklardan savaşçıların varlığı bunun en büyük kanıtıdır. Kalkışılacak bir işgal saldırı girişimi büyük bir direnişle geriye püskürtülecektir, bu da diktatörün yol açtığı savaşın bölgesel bir devrime açacağı yolun ilk taşlarıdır.

Şimdi yaşanan karanlık faşizmin yenilmesi uzak değildir, bir “Amok Koşucusu” gibi elinde palayla koşan diktatör mutlaka düşecektir.

Yeni bir hayatın doğumuna ebelik edenler, bu ağır ve karanlık günlerde ektikleri tohumları ileride halklara parıldayan güneşin altında kızıl bir karanfil demeti şeklinde sunacaklardır. Bugünlerden geriye kalanların, yarınlar adına hayatlarını feda edenleri saygıyla karşılamaları ödeyecekleri bir borç olarak tarihe kanla yazılmıştır.