KÜRTLER’DE İKTİDAR VE İSYAN OLGUSU – 2

1745

Bedirxan Bey’in başarıları ve etkinlik sahasının genişlemesi, Osmanlı yönetimini rahatsız etmiştir. Bedirxan Bey Osmanlı yönetimine vergi ve asker vermiyordu, kendi bağımsız ordusu vardı. Kısa bir sürede Bitlis, Hakkâri, Muş, Van ve Kars Kürt beylerinin ittifakını sağlayarak Osmanlı egemenliğine karşı birlikte ayaklanmayı içeren “Kutsal Antlaşma”yı gerçekleştirir.

 

BEDİRHAN BEY İSYANI  (1842–1847)

Bedirxan Bey’in Kısa Biyografisi:

1803 yılında Cizre’de dünyaya gelen Bedirxan Bey, 18 yaşında Botan Emirliği’nin başına geçer. Atası yedinci göbekten Bitlis Hanı ve Şerefname’nin yazarı ünlü Şeref Han’a kadar uzanmaktadır. Kürt tarihinin en büyük simalarından biri olan Bedirxan Bey; zeki, cesaretli, azimli ve kararlıdır. Yanı sıra dindardır.   Hükümdarlık Bedirxan Bey’e babadan kalmıştır. Egemenliği altındaki topraklarda asayişi sağlamasıyla ün yapan Bedirxan Bey, herkesin dikkatini çekmeyi başarmıştır. Bundan dolayı birçok yerden onun topraklarına göç edilirdi.
Bedirxan Bey genç olmasına rağmen çevredeki Kürt beylerine iktidarını kabul ettirmiştir. Bedirxan Bey, merkezi Cizira Botan olan eski Botan beyliğinin son beyidir. Bedirxan Bey’in hâkimiyeti yalnızca Botan bölgesi ile sınırlı kalmamıştır.

İsyan Öncesi Durum

Tanzimat süreci ile birlikte Osmanlı idarecileri, merkezi yönetimi güçlendirmek, etkili biçimde vergi toplamak ve kuvvetli ordular kurmayı amaçlamışlardı. O dönemde pek çok eyalette vergi Osmanlı memurları tarafından değil, yerel yöneticiler tarafından toplanılır, toplanan vergilerin ancak bir kısmı merkeze aktarılırdı. Merkezin güçlenmesi için etkili bir bürokratik yapının kurulması ve bu yolla eyaletlerin kontrol altına alınması gerekiyordu. Bu işi en iyi başaran kişi, 1876–1909 yılları arasında devleti yöneten Sultan II. Abdülhamid olmuştur.

İsyanın Başlaması

Bedirxan Bey’in başarıları ve etkinlik sahasının genişlemesi, Osmanlı yönetimini rahatsız etmiştir. Bedirxan Bey Osmanlı yönetimine vergi ve asker vermiyordu, kendi bağımsız ordusu vardı. Kısa bir sürede Bitlis, Hakkâri, Muş, Van ve Kars Kürt beylerinin ittifakını sağlayarak Osmanlı egemenliğine karşı birlikte ayaklanmayı içeren “Kutsal Antlaşma”yı gerçekleştirir. Bu birliğe İran Kürtleri’nin büyük beyliği olan Erdelan Beyliği’ni de dâhil etmeyi başarır. Birlikte kaleler gözden geçirilir, yeni kaleler yapılır, silahlar kontrolden geçirilip askeri güç artırılır. Bedirxan Bey usta ve uzman kişileri Cizre’ye getirterek, onların yardımıyla biri barut, diğeri ise silah üreten iki atölye kurar. Yerli uzmanların yetişmesi ve Kürt gençlerinin eğitim görmeleri için onları Avrupa’ya gönderir.

Ermeni ve Asuriler’e karşı dostça bir yaklaşım içinde olan Bedirxan Bey’in topraklarına yerleşen her köylüye bir miktar toprak verilir ve karşılığında elde ettiği ürünün 1/3’ü istenirdi. Vergi oranı Osmanlıların vergisinden daha düşük düzeyde tutulduğu için civar halkın sempatisi artıyordu. Ticaretin gelişmesini sağlamak ve bölgeyi birbirine bağlamak için Van Gölü’nde deniz taşımacılığını geliştiren Bedirxan Bey, modern gemi inşa tekniklerini öğrenmeleri için de Avrupa’ya öğrenci gönderir.

Bağımsızlık Ilanı

Askeri, politik ve sosyo-ekonomik konumunu pekiştiren Bedirxan Bey, 1842 yılında bağımsızlığını ilan eder. Bir zaman sonra ön yüzünde “Botan Emiri Bedirxan” yazısı, arka yüzünde ise Hicri 1258 (Miladi 1842) tarihi bulunan sikkeler basar. Kale burçlarına bayraklar asar. Böylece Osmanlı’nın resmiyette kalan egemenliğini de ortadan kaldırır.

Olaylar, Kürt beyliklerinin öncülük ettiği bir bağımsızlık hareketi biçiminde gelişirken, Nasturî sorunu patlak verir. Bu sorunun mimarları, İngiliz ve Amerikalı misyonerlerdir. Mevcut durumda Osmanlı’dan büyük çıkarlar elde eden sömürgeci devletler, durumun değişmesini istemezler. Bedirxan Bey’in durumundan tedirgin olduklarından dolayı, Nasturiler’i Bedirxan Bey’in aleyhinde kullanmaya çalışırlar.

Bedirxan Bey, Nasturi lideri olan Mar Şamun’a temsilci göndererek anlaşma isteğinde bulunmak istediyse de, Mar Şamun’un temsilciyi kabul etmemesi ile bu girişimi başarılı olamaz.

Mar Şamun, Müslüman olan komşu Kürtlerin yerine, Hıristiyan olan İngilizleri tercih etmiştir. İngilizlere güvenen Mar Şamun, karargâhına İngiliz bayrağını çeker. Böylece Kürtlerin kendisine dokunamayacağını hesaplamıştır. Ne var ki Bedirxan Bey ve Nurullah Bey’e bağlı Kürt güçleri, Nasturiler’e karşı harekete geçerler. Nasturiler, iyi tahkim edilmiş kalelerinde direnirler ama yenilgiden kurtulamazlar. Bunu, 1848 yılında Thoma bölgesine yönelik ikinci bir saldırı izler. Bu yöredeki isyancı Nasturiler dağılırlar, Mar Şamun Urmiye’ye sığınır.

Bedirxan Bey bölgedeki Ermeni, Süryani gibi Hıristiyan azınlıklarla ittifak kurmaya çalışır ve dağlı Ermeniler ile bir dereceye kadar bunu başarır; Botan bölgesinde yaşayan Dıh Ermenileri başından itibaren Bedirxan Bey ile birlikte hareket ederler. Bu yöredeki diğer bazı Ermeni beyleri de, Osmanlılara karşı kendisi ile beraber hareket etmeye eğilim gösterirler. Ancak Ermenilerin büyük bölümü de Osmanlılar’ın safında yer almışlardır.

Süreç Kürt coğrafyasının Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılması doğrultusunda gelişiyordu. Bu da İstanbul’un yanı sıra bazı Avrupa devletlerini özellikle İngilizleri ürkütüyordu. Bundan Kürt din adamları da nasibini alınca Bedirxan beyin bin bir çaba ile kurduğu ittifak yine boşa çıkartılmıştır. Batılı devletlerin sultan üzerindeki baskıları, Osmanlı yöneticilerini Bedirxan Bey’e karşı hareket etmeye teşvik etmiştir.

Mareşal Hafız Paşa, görüşmeler yoluyla Bedirxan Bey’in Osmanlı hâkimiyetini tanımasını sağlamakla görevlendirilir. Osmanlı paşaları, sultanın hâkimiyetini tanımaları için Kürt Beylerine hediyeler yolluyorlar, ziyaret ediyorlardı. Ama tüm bu çabalar sonuçsuz kalmıştır. Osmanlı birlikleri Haziran 1847’de üç koldan Bedirxan Bey’e karşı saldırıya geçerler. Harput, Urfa, Diyarbekir, Erzurum, Bağdat ve Musul bölgelerinde bulunan askeri güçler de bu taarruza katılırlar. Bedirxan Bey’in kuvvetleri Osmanlıların sayıca üstünlüğüne rağmen ilk çatışmayı kazanırlar.

Ne var ki önemli komutanı ve yeğeni olan Yezdan Şer’in ihaneti sonunda Bedirxan Bey küçük bir güçle Ewrex Kalesi’ne çekilmek zorunda kalır. Müttefik aşiretlerin yardıma gelememesi ve Osmanlı ordularının sayıca üstünlüğü, Bedirxan Bey’in görüşme ve antlaşma talebinde bulunmasına neden olur. 27 Temmuz 1847’de Osmanlı yönetimine teslim olur. Bedirxan Bey ve Ailesi önce İstanbul’a daha sonra da Girit Adası’na sürgüne gönderilir. Son yıllarını Şam’da geçiren Bedirxan Bey, 1868’de burada ölür. Ancak Bedirxan ailesi, uzun süre Kürt tarihinde iz bırakmaya devam eder.

Sonuç

Bedirxan beyin yeğeni Yezdan Şer Osmanlının kendisine verdiği vaatlere kanınca cepheden çekilir ve 1847‘de Bedirxan Bey Osmanlılara teslim olur. Sonra da İstanbul’a götürülüp Girit’e, oradan da Halep’e sürgüne gönderilir. 1868‘de yaşamını yitirir. Fakat direniş Mehmet ve Muhammed Beyler tarafından devam ettirilir.

YEZDAN ŞER AYAKLANMASI  (1854–1856)     

1847 yılındaki Botan ayaklanmasının Osmanlı tarafından bastırılmasında olumsuz rol oynayan Bedirxan Bey’in yeğeni Yezdan Şer, 19.yüzyılın en büyük Kürt ayaklanmalarından birinin başında yer almıştır.

Ancak Osmanlıların Cizre beyliğini yeniden canlandırmaya niyetleri yoktur, olaylar bastırılıp tehlike atlatılınca, Yezdan Şer’e de gerek kalmamıştır. Onu uzaklaştırıp yerine bir Osmanlı paşası atarlar ve bölgedeki Kürt beyliklerinin tümünü ortadan kaldırmak için yeni düzenlemelere girişirler. Umduğunu bulamayan Yezdan Şer, Osmanlıya karşı iç cephe açmak için, Osmanlının Kırım Savaşı’nın elverişsiz konumundan yararlanmak ister.

Beylikler ortadan kaldırılıp yerlerine Osmanlı paşalarının atanması, çeşitli yerlere yeni askeri beylikler yerleştirilmesi, ağırlaşan vergiler, zorunlu askeri yönetimin baskı ve kötülükleri kitleler arasında hoşnutsuzluğun yükselmesine ve yeni bir ayaklanma için ortamın olgunlaşmasına neden olmuştur. 1854’te Yezdan Şer 2000 kişilik bir güçle Bitlis’i ele geçirir ve yönetimine el koyar. Kısa sürede Musul’u da ele geçirip çok miktarda top, tüfek ve cephane ele geçirir. Ayaklanma, hızla genişler. Ayaklanma alanı içinde yaşayan Süryaniler, Ermeniler ve Rumlar da ayaklanmaya katılırlar.

Ayaklanma 1855 yılının kışı sonunda doruk noktasındadır. Van ve Erzurum’u ele geçirmek amacıyla kuzeye ilerlemeye hazırlanan Yezdan Şer, Rus ordusuyla temasa geçmek ister ama başarılı olamaz. Bu arada Osmanlı ordusu ayaklanmayı püskürtmeye çalışır. İngilizler ayaklanmanın bastırılması için Osmanlılara, silah yardımı ve birliklerin yönetilmesi dâhil her türlü desteği verirler.

İngilizlerin Musul konsolosu, Kürt aşiretlerin arasına ikilik sokmak ve Yezdan Şer’i Osmanlıyla uzlaşmaya ikna için yoğun çaba gösterir. Yezdan Şer, politik tutarsızlığı ve verilen vaatlere hemen kanmasından kaynaklı, Osmanlıyla görüşmeyi kabul eder. İstanbul’a gider ve orada tutuklanır. Ayaklanma da kısa sürede dağılır.

  1. BEDİRXANİLER İSYANI

Küçük çaplı isyanlar 1877 Osmanlı Rus savaşlarına kadar devam eder. Osmanlı, Kırım savaşıyla iktisadi anlamda çöküşe uğrar. İngilizler Osmanlı ekonomisine tamamen el koymuştur. Abdulhamid yeni dönem için keşfettiği din kardeşliği propagandasına son hızla devam edip yeşil bayrak açmıştır. Fakat Kürtler buna inanmaz ve sessizce Kırım savaşının sonuçlarını beklerler. Osmanlı ekonomik anlamda zayıflayınca, 1878 ilkbaharında Bedirxan’lılardan Osmanlı ordusunda paşa olan Osman ve Hüseyin Paşalar (Bunlar Bedirxan’ın oğullarıdır) Ruslarla savaştan dönerken Kürdistan’da Muş ve Bitlis bölgesinde bir isyan çıkarırlar. İsyana Kürt aşiretlerinden ve köylülerinden yoğun destek gelir. Yaklaşık dokuz ay Botan’ı kontrol altında tutarlar. Ayaklanma kısa bir süre sonra Botan ve Hakkâri yöresine yayılır. Başlangıçta kendiliğinden oluşan bu isyan Bedirxan beyin oğulları ile nitelik kazanır. Birçok Kürt vilayeti ele geçirilir. Bedirxanlılar yaklaşık kırk yıl bölgeyi denetimlerinde tutmadıkları halde bölgede bulunan aşiretler eski Mir ailesinin isyanını hemen desteklerler hatta teşvik ederler.

Sonuç olarak; isyanın dayandığı toplumsal zemin aşiret iken, hem silah ve savaş gücü hem de nitelik ve niceliği bunu aşmış değildir Sultan isyanı bastırmaya çalışsa da başarılı olamaz. Nihayetinde topyekûn savaşla Kürdistan üzerine gidilir ve isyan bastırılır.

ŞEYH UBEYDULLAH VE NEHRİ İSYANI

İsyan öncesi durum

İlk şeyh önderlikli isyan olan 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri isyanı Osmanlı topraklarından İran’a doğru gerçekleşmiştir. İran ile Osmanlı devletlerinin tarihsel çelişkileri vardır. Sınırları sürekli anlaşmazlık konusudur. İsyanın olduğu dönemde İngilizlerin İran üzerinde ciddi bir etkinliği vardır. İran’ın güneyi İngiliz denetimindedir. Bölgede Rusya ve İngiltere’nin politikaları çatışmaktadır. Çünkü kuzeyden de Rusya, İran’a doğru ilerlemek istemektedir. Osmanlı açısından ise isyan bölgede kendini dayatan reformlara bir tepkiydi. Çünkü 1878 Osmanlı Rus savaşında Şeyh Ubeydullah da Osmanlı ordusunda Kürt güçlerini temsil ediyordu. 1878 Osmanlı-Rus savaşlarından sonra Osmanlı devleti Berlin Anlaşmasıyla Ermenilere çeşitli ayrıcalıklar tanımak zorunda kalmıştır. Anlaşmanın imzalanmasında Osmanlı’ya baskı yapanlar ise Rusya ve İngiltere idi. Bu ülkelerin birbiriyle çatışan politikalarına rağmen her birinin ayrı gerekçeleri Ermeni konusunda Osmanlı’ya baskı yapmalarına neden olmuştur. Osmanlı baskı altında taviz vermiş, anlaşmaya imza atmıştır. Zaten 1878–79 savaşlarında ve daha önce 1850’lerde Kırım savaşında Fransa ve İngiltere’den gördüğü desteği de bulamamıştır. İmparatorluk savaştan yenilgiyle çıkmıştır. Şeyh Ubeydullah’ın İran’a yönelik isyanını bunun için desteklediği ve teşvik ettiği sanılmaktadır. Çünkü Osmanlı imparatorluğu büyük kayıplara uğradığı bir savaştan yenik çıkmıştır. Yenilginin gurur kırıcı sonucu olan reformlar daha az toprak kaybı yaratacak kadar tehlike arz ediyordu. Bu açıdan bakıldığında Osmanlı, reformları hükümsüz kılmak amacıyla Kürt birliğini (Şeyh Ubeydullah’ı) desteklemesi anlaşılır görünmektedir. Sonuçta Kürtler ile Osmanlının ittifak yapmasının Kürtler açısından da mantıklı sebepleri vardır. Berlin anlaşmasıyla bölgede artan Ermeni etkinliğine ve Kürdistan’da Ermeni devletinin kurulacağına yönelik söylentiler Kürtleri de kaygılandırmıştır Şeyhin 1880 Haziranı sonunda topladığı Kürdistan’ın ilk kurultayı yine milliyetçiliğin ilk filizleri olarak görülebilir.

İsyanın öne çıkan diğer bir yönü ise bölgedeki politik dengeler içinde bir tarafa yaslanarak isyanı başarıya götürme olmuştur. Şeyh Ubeydullah’ın bu nedenle İngilizlerle sıkı bir temas içinde olduğu tüm tarihçilerce doğrulanmaktadır. Fakat sonuçta Şeyh, Kürtler için tekerrür eden acı gerçekten, kullanılma ve işbirlikçi konuma düşürülmeden kurtulamamıştır.

Rusya, Berlin antlaşmasıyla elde ettiği üstünlüğünü riske sokmak istemediğinden belirli bir süre de olsa bir isyandan taraf değildir. Çünkü bu türden bir hareket çok rahat bölgedeki statükoyu değiştirebilecektir. Bu dönemde Osmanlı imparatorluğunun bütünlüğünü korumayı çıkarlarına uygun bulan İngiltere ise isyanın kısa sürede tehlikeli boyutlara varacağını bildiğinden daima hassas yaklaşmıştır. Rusya, İngiltere ve ABD misyonerleri tarafından takınılan ortak tavır; isyanın daha fazla genişlemesine engel olmaktır.
Böylece Şeyh Ubeydullah da Kürdistan’da günümüze dek ulaşan tarikat ve Şeyh bağlantılı siyaset geleneğinin temsilcisi olur.

İsyanın Başlaması

1879 yılında Şemdinan’da Şeyh Ubeydulah, İran ve batıdaki Kürtlerle geniş çaplı isyan için temasa geçer. Ermeni ve Süryanilerle ilişkiye girip ittifak yapılır. Kürdistan’da ilk genel birlik ve dayanışma kurultayı 1880 yılında Şeyh Ubeydullah önderliğinde Şemdinan’da toplanır. Toplantıya Kürdistan’ın dört bir yanından liderler katılır. İsyan 1880 yılında Mahabad taarruzu ile başlar ve İran içlerine kadar ilerler.

Osmanlı topraklarında bulunan Şemdinan’dan üç koldan harekete geçerler. Bu kolların her birine Şeyhin akrabalarından biri komuta eder. Birinci kolun başında Şeyhin oğlu Seyid Abdülkadir vardır. Mahabad kuşatması sırasında gücünün sayısı 20 bin civarındadır. Rus yazar Nikitin sayının 40 ila 50 bin arasında olduğunu iddia eder. Güç Şemdinan’dan Mahabad’a doğru ilerlerken yerel güçlerin katılımıyla sayısını artırır. Kuşatma öncesindeki temel çekirdek gücün sayısı daha azdır.

İkinci kol ise Şeyhin büyük oğlu Şeyh Sıddık’ın komutası altındadır. Sayısı bin civarındadır. Bu kuvvet ilerleyen birinci kolun arka cephesini tutmakla görevlidir. Geri cephedeki artçı ihtiyat gücüdür. Üçüncü kol ise Şeyh Ubeydullah’ın akrabası olan Şeyh Mehmet Sait’in kontrolündedir. Sayısı 5 bin civarındadır.

İsyan kollarından biri geri cephede kalırken iki kol ilerler. Bunlardan birinci kol asıl gücü oluşturur. Bu kol ciddi bir direnişle karşılaşmadan Mahabad’a kadar ilerler ve şehri kuşatır. Ciddi bir çatışma yaşanmadan önce görüşmeler yapılarak yerleşim yerleri kansız bir şekilde alınmaya çalışılır. Bunun koşulu ise halkın canına ve malına zarar verilmemesidir.

Mahabad’ın teslim alınmasından sonra hedef daha kuzeydoğuda olan Miyandup’tur. Şehre temsilci gönderilir. Seyid’in temsilcileri öldürülür. Ardından isyan kuvvetleri şehre saldırır. Şehirde üç bine yakın kişi rast gele öldürülür. Bunların hepsi Şii mezhebine mensupturlar.

Urmiye’nin kuşatılması ise zaman olarak Mahabad’ın ve Miyandup’un düşürülmesinden sonra gerçekleşir. Ardından da daha kuzeyde olan Binaz ve Marakha’ya ilerlerler. Bu şekilde Tebriz’e doğru geniş bir yay çizilerek doğu ve batı Azerbaycan olarak adlandırılan bölge dışarıdan kuşatılarak ve İran’la bağlantısı kesilerek düşürülmek istenilir.

Urmiye, isyan güçlerinin çıkış merkezi olan Şemdinan’a en yakın olan kenttir. Şehrin kuşatmasına yaklaşık sekiz bin savaşçı katılır. Kuşatma on gün sürer. Bu süre içinde şehrin teslim edilmesi üzerine görüşmeler yapılır. Belirlenen günde şehir teslim edilmeyince saldırı başlatılır. Ama savunmayı güçlendiren vali, dışarıdan ulaşan takviye İran güçleri ile isyancıları püskürtür. Şah, Rusya ve İngiltere’ye başvurmuş, bunlardan yardım istemiştir.

Şah hükümetine dostluk borcunu ödeyen Kraliyet iktidarı, Rus-İran sınırına yakın Nahçıvan’a büyük bir askeri kuvvet yığmıştır. İran’da, özellikle İran’ın kuzey-batı kesiminde, güçlü bir nüfusa sahip olan Rusya, Tahran’a politik ve askeri destek vermiştir.

Öte yandan Şah Veliahtı, öldürülen her isyancı başına 100 tümen veriyordu.  Neticede isyanda baş aşağı gidiş ve Osmanlı topraklarına doğru hızla geri çekilme başlar. Birçok isyanda olduğu gibi bu yenilgi de çözülüşü başlatır.

Sonuçta aşiretlerden oluşan toplama güçler bu darbe karşısında hızla dağılır. Urmiye’de püskürtülen güçlerin hemen ardından Seyid Abdülkadir’in güçlerine de etkili darbeler vurulur ve bu güçler de ele geçirdikleri alanları terk ederler. Bu hareketin gerileyişinin bir nedenidir. Bir diğer neden ise isyan kuvvetlerinin ilerleyen harekette savaşma isteklerinin zayıflayarak geri dönmeleridir. Bunda etkili olan isyancı güçlerin yağmaladıkları kentlerde ele geçirdikleri ganimetleri alarak geri dönmeleridir. Bu durum da Şeyhin kuvvetlerinin yenilmesinin önemli sebeplerinden biridir. Seyid Abdülkadir güçlerinin Miyandup’u alması ardından yağmalaması yarardan çok zarar getirmiştir. Sonuçta bu saldırı ve katliam sonrasında savaşçıları elde ettikleri ganimetlerden dolayı savaşmak istemezler. Katliam Farslar arasında isyancılara karşı tepkilerin büyümesine neden olur. Seyid’in güçleri Tebriz’e ilerlediği sırada sayısının 1500 civarında olduğu bilinmektedir. Mahabad saldırısı sırasında on bin ile elli bin arasında değişik rakamlarla verilen gücün ileriye doğru gitmesine rağmen 1500’e inmesinin bir nedeninin de geri dönüşler olduğu açıktır. Bunun yanında aldığı yenilgilerin de payı vardır.

Şeyh Ubeydullah’ın Doğu Kürdistan’da planlı bir askeri hareketle küçük bir ülke kurmak istediği açıktır. Ama bu isteğin tüm isyancıların başta gelen isteği olmadığı, isyana katılımdan ve ayrılmalarından anlaşılmaktadır.

Sonuç

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Şeyh Ubeydullah, Şemdinan’daki köşküne yerleşmiştir. İran ordusunun ayaklanmacılara karşı yaptıkları katliam, birçok Kürdü, sınırı geçerek Osmanlı İmparatorluğuna yerleşmeye mecbur etmiştir. İran hükümeti, ileride olası Kürt ayaklanmalarını önlemek için, Kürtleri dağıtmaya çalışır.

Osmanlı ise Kürtlere karşı sert tedbirler almaya başlamıştır. Şeyh Ubeydullah’a kesin uyarı vererek, derhal Sultan’ın sözcüleri ile görüşmesini istemiştir. Aynı anda Hakkâri’ye yeni askeri birlikler yığmaya başlamıştır.  Askeri önlemler eşliğinde Şeyh, İstanbul’a gönderilerek orada tutuklanır.

Osmanlı-İran boyunduruğuna son vererek, bağımsız bir devlet kurma görüşünden vazgeçmeyen Şeyh, gizli bir şekilde oğlu Seyyid Abdulkadir ile ilişkiye geçerek tutulduğu yerden kaçar. Oramar kalesine üslenerek, süratli bir şekilde Osmanlı ordusuna karşı direnmek için hazırlanır.

Çok geçmeden, Osmanlılar Şeyh’in kalesini kuşattılar. O’na Musul’da yaşama koşulu getirilir ve Şeyh, daha fazla direnemeyerek teslim olur. Buradan oğluyla Musul’a ve daha sonra Mekke’ye sürülür.

Bu isyan, Kürdistan’da birçok yönüyle yeni başlangıçları ifade eder. Önder APO, Şeyh Ubeydullah için, “Şeyh Ubeydullah dönemi moderne yakındır; daha doğrusu şeyhlerin bu ilk başkaldırısı dönemin bir Kürt pro- milliyetçiliği dönemi olduğudur. Şeyh Ubeydullah’ın bunu temsil ettiği söylenebilir.” demektedir.

SİMKO İSYANI

Ağabeyi Cafer’in 1907’de İran tarafından öldürülmesiyle, Şikak aşiret reisi İsmail Simko olur. Bu olay Simko’nun İran rejimine öfke duymasına sebep teşkil edecektir. Yine bu yıllarda Şahlık tarafından uygulanan merkezileştirme politikaları da birçok Kürt feodal elit tarafından olduğu gibi Simko tarafından da büyük bir hoşnutsuzlukla karşılanacaktır.

1922’de Simko, Urmiye ve çevresinde isyan için büyük hazırlık içinde olmasına rağmen, Rusya’nın devreye girmesiyle İran’la Simko arasında görüşmelere başlanır. Her hangi bir antlaşmanın sağlanamamasıyla 1922’de isyan başlar. Bu ilk girişimde Simko ağır yenilgi alarak Irak’a kaçar. İsyan başladığında Simko’nun en çok yardımlarını beklediği Türkiye, sınırlarını kapatarak desteğini çekecektir. 1922’de Simko Irak’a çekildiğinde Türkiye ile arası büyük oranda bozulmuş olur. İngilizler tüm vaatlerine rağmen isyan başladığında Simko’yu yalnız bırakırlar.

1923’te Simko’nun İran’a bağlılık bildirmesiyle affedilir ve İran’a geri döner. 1926’da tekrar isyana kalkışıp bozguna uğradığında ikinci defa kaçıp Irak’a sığınır. Bir yıl Irak’ta kaldıktan sonra 1928’de yanındaki güçleriyle birlikte Irak, İran, Türkiye sınır üçgenine yerleşir ve tekrar İran ile görüşmelerde bulunur. İran, kendisini affettiğini ve İran’a döndüğü taktirde kendisine valilik verileceğini belirterek Simko ile görüşme isteminde bulunur. Simko gittiği bu görüşmede tuzağa düşürülerek öldürülür.

Kimi zaman talanlarda bulunan Simko, yarı eşkıya tarzında bir isyan girişiminde bulunarak aşiret kanununu daha da güçlendirmek istese de sonuçta Türk, İngiliz ve Ruslar arasında kullanılarak yenilmekten kurtulamaz.

ŞEYH MAHMUT BERZENCİ İSYANI (1917–1931)

Şeyh Mahmut Berzenci Kimdir?

  1. Dünya savaşının ardından Kürdistan’da ilkin Şeyh Mahmut Berzenci isyanına rastlanır. 1917–1923 yılları arasında Güney Kürdistan’daki Kürtlere Şeyh Mahmud Berzenci önderlik etmiştir. Kadiri tarikatına mensup Şeyh Mahmut Berzenci’nin Güney Kürdistan’da oldukça faal ve geniş bir mıntıkada da etkinliği söz konusudur. Süleymaniyeli olan Şeyh Mahmud, Şeyh Sait Berzenci’nin oğludur. Berzenci ailesi Caf aşiretindendir.

Sultan II. Abdulhamit, kendi siyaseti gereği Şeyh Mahmud’un babası Şeyh Sait’i İstanbul’a yanına alır. Şeyh Sait, oğlu Şeyh Mahmud’u da beraberinde İstanbul’a götürür.

1908’de İttihatçılar, Sultan II. Abdülhamit’e karşı gerçekleştirmiş oldukları bir darbe ile iktidarı ele geçirirler. Buna karşın baba Seyh Sait Berzenci yeni yönetime karşı baş kaldırır. Bu başkaldırıya oğlu Şeyh Mahmut da destek verir. İsyan, Jön Türkler tarafından bastırılır, ardından Şeyh Sait, Şeyh Mahmut ve isyana katılanların bir kısmı Musul’a sürgün edilirler. İttihatçılar sürgünde olan Berzenci ailesini tamamıyla ortadan kaldırmayı hedeflerler. Bu doğrultuda Musul’da Berzenci ailesi hakkında karalama kampanyası başlatılır. Berzenci ailesine burada düzenlenen bir suikast sonucu Şeyh Sait Berzenci ve oğlu Şeyh Ahmet katledilirler. Bu katliam sonrası Şeyh Mahmut gözetim altına alınıp Musul’dan çıkışı yasaklanır. Olaylar Kürdistan’da yankı uyandırır ve Kürt aşiretleri Şeyh Mahmut’un serbest bırakılmasını, aksi takdirde Musul’a saldırıp Şeyh Sait ve Şeyh Ahmet’in intikamını alacaklarını belirtirler. Bunu üzerine Şeyh Mahmut serbest bırakılır ve Süleymaniye’ye gitmesine izin verilir.

İsyan Öncesi Durum

  1. Dünya savaşı İngilizlere, Ortadoğu’ya yönelik emellerini hayata geçirmek için iyi bir fırsat sunar. Savaşı bir anda kapılarında bulan bölge halkları ise örgütsüz ve hazırlıksızdır. Ama Kürtlerde de Araplarda da bu dönemde özgürlükçü düşünceler filizlenmeye başlamıştır. Her iki halkın önde gelenleri, büyük bir devletin himayesi olmadan başarı elde edemeyeceklerine inanıyorlardı. Bu güvensizlik, bölgenin yeni efendisi olmak isteyen İngilizlere de Osmanlı’ya da politika yapma zemini sunar. Ortadoğu’nun sınırlarının yeniden tartışılmaya başlandığı bu yıllar, Kürtler açısından kan ve gözyaşı dışında bir şey ifade etmeyecektir. Dış güçlerin iştahlarını kabartan Kürdistan’daki büyük petrol rezervleri, Kürdistan’ın sürekli işgal konumunda tutulması ve Kürtlerin de sürekli isyan halinde olmalarına yol açmıştır.

İsyanın Başlangıcı

  1. Paylaşım Savaşı’nın başlamasından hemen sonra, İngilizler İran’daki Anglo-İran petrol şirketini koruma bahanesiyle Irak’a özel bir ordu gönderirler. Ardından 5 Kasım 1914’te Osmanlıya savaş ilan eden İngilizler, kısa sürede Basra’yı işgal ederek Mezopotamya’ya doğru ilerlemeye başlarlar.

Bağdat’ı alan İngilizlerin hedefi, Kerkük üzerinden Musul’a ulaşmaktır. Mayıs 1918’de Kerkük’e doğru harekete geçen İngilizler, Osmanlı Ordusunu çok kısa zamanda savaş dışı bırakırlar. 9 Mayıs’ta İngiliz ordusu Kerkük’e girer. Şehirde gerekli sivil ve askeri birimlerini kuvvetlendiren İngilizler için Musul artık daha yakındır, ancak bu hedefe varmak o kadar kolay değildir.

“İngilizler, önlerine hedef olarak, Musul’u Ekim ayında ele geçirmeyi koyarlar. Musul için önlerine 4 ay gibi uzun bir zamanı koymalarının nedeni, Osmanlı ordusu değildir. İngilizler karşılarında çocuklarına kadar silahlanmış Kürtleri bulmuşlardır. Bu dağlılarla başları beladaydı ve bir türlü kontrolü sağlayamıyorlardı.” (Fransız belgeleri, Türk Dosyaları cilt 63, S.21)

Kürt direnişiyle karşılaşan İngiliz birlikleri, hedefledikleri tarihte Musul’a giremezler. Günümüze kadar devam eden Musul tartışması da böyle başlar. Çünkü 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman Musul’da Osmanlı orduları vardır. Türkiye, Lozan Konferansı sırasında ve daha sonra da hep bu duruma dayanarak Musul’un Türkiye’ye verilmesi gerektiğini savunur. Kürtlerin direnişi olmasaydı, İngilizler ateşkesten önce Musul’a gireceklerdi ve bu tartışma da hiç başlamayacaktı.

Ancak İngilizler, işin peşini bırakmaya niyetli değildirler. Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanırken henüz Musul’a girememiş olan İngilizler, 2 Kasım 1918’de Musul’u ablukaya alarak, mütareke hükümlerince Türk garnizonunun teslim olmasını isterler. Aslında mütareke hükümlerinde böyle bir isteğin dayanağı yoktur. Ali İhsan Paşa, kenti boşaltmayı reddederek, konunun İstanbul ile Londra arasında bir sonuca bağlanmasını ister. İstanbul, itirazlarını Londra’ya bildirirken; Ali İhsan Paşa’ya da “Düşman işgal isteğinde ısrar edip, saldırıda bulunursa, karşılık vermeden kuzeye çekil” talimatı veren bir telgraf gönderilir.

İngiliz General Marshall, 15 Kasım’a kadar kentin boşaltılmaması durumunda dökülecek kandan Ali İhsan Paşa’nın sorumlu olacağını bildiren sert bir uyarıda bulunur. Osmanlı birlikleri 8 Kasım’da şehri boşaltmaya başlar ve aynı gün Musul Valiliği’ne İngiliz bayrağı çekilir.

İşgali yaşayan bir İngiliz askeri yetkilisi, yıllar sonra kaleme aldığı hatıralarında, “Ali İhsan Paşa, Marshall’ın blöfünü görseydi, İngilizler ilerleyemezdi.” diyordu.

İdamlık Berzenci Vali Oluyor

Mahmud Berzenci, İngiliz işgali başladığı yıllarda ve Türklerin Ruslarla olan savaşlarında Türklerin yanında yer almış; Rusların İran sınırına kadar geriletilmesinde önemli bir rol oynamıştı. Ama Ruslar bölgeden çıkartıldıktan sonra Osmanlı askeri komutanı, “talan yapmakla” suçladığı birkaç Kürt askerini kurşuna dizince, Berzenci ile Türklerin arası açılır. Berzenci ordusuyla birlikte Süleymaniye’ye döner. Kerkük’ün işgali sırasında İngilizlerle işbirliği yaptığı gerekçesiyle, Osmanlı güçleri tarafından tutuklanarak idama mahkûm edilir.

Ancak İngilizlerin Kürdistan’da hızla ilerlemesi Türkleri tedirgin eder. Halil Paşa’nın yerine atanan Ali İhsan Paşa, Şeyh Mahmud’dan yararlanmak gerektiğini düşünerek, onu Musul’a davet eder ve kendisine “başkomutanlık” görevi vererek Süleymaniye’ye gönderir. Berzenci Süleymaniye Valisi olarak İngilizlerin karşısına çıkartılırken; Türk birlikleri bir hafta sonra Musul’u terk edecek kadar zor durumdadırlar.

Mondros Antlaşması imzalanırken henüz Musul’a girememiş olan İngilizler, kenti bir hafta sonra tehdit ve hileyle Türklerin elinden alır.  Berzenci ise “Britanya’ya isyan etmekle” suçlanır.

İlişkiler Bozuluyor

İngilizler, Musul’u ele geçirmişlerdir, ama Kürtlerle iyi ilişki kurmadan bölgede tutunmalarının zor olduğunu bilirler. İngiliz ajanları, Kürtleri “İngiltere’nin yayılmacı emelleri olmadığına” ikna etmeye çalışırlar. Kendisini vali ilan eden ve Türklerin geri döneceğine inanmayan Mahmud Berzenci ise, Wilson’a bir mektup göndererek, Kürtlere özerklik verilmesi karşılığında İngiliz yönetimini kabul edebileceğini bildirir.

Berzenci’nin bu mektubu üzerine Wilson, Kürdistan’ı yakından tanıyan Binbaşı Noel’i Süleymaniye’ye gönderir. Noel, 1 Kasım 1918’de Süleymaniye kent merkezinde bir konuşma yaparak, Mahmud Berzenci’nin, Irak’taki genel hükümet tarafından “Kürdistan Yöneticisi” olarak atandığını açıklar. İngilizlerin amacı Berzenci’nin nüfuzundan yararlanmaktır.

Ancak çok geçmeden Kürtlerle İngilizlerin ilişkileri bozulur. Bunun en önemli nedeni, bölgeyle ilgili planların değişmesidir. Ocak 1919’da Paris’te bir araya gelen savaşın galipleri, yeni plan üzerinde anlaşamazlar, ancak Kürtlere otonomi düzeyinde bile olsa bir hak verilemeyeceği ortaya çıkmıştır. Rusya’nın paylaşım savaşından çekilmesi ve Mustafa Kemal’in geliştirdiği mücadelenin başarılı olması planları altüst etmiştir. İngilizler artık “Kürdistan” dememeye özen gösterirler. Bu politika değişikliği Kürdistan’a hemen yansır. Bunun yanı sıra İngilizlerin Güney Kürdistan’da daha fazla güçlenmesini istemeyen ve bu durumu hazmetmeyen Türk yönetimi ise her fırsatta buradaki Kürt aşiretlerini İngilizlere karşı kışkırtır. Türklerin özellikle Musul üzerindeki hak iddiaları sürekli bir gerginlik nedeni olur. Hatta Türklerin bölgede görev yapan kimi memur ve atadığı valiler ise (Revanduz’a atanan Remzi Bey) Kürt aşiretlerinin İngilizlere karşı duydukları kimi rahatsızlıkları daha da körükler.  Türk yönetiminin Kürt aşiret ve feodal liderlerini sürekli kışkırtma ve de yanına çekme çabalarına karşın, 1920’de imzalan Sevr Antlaşmasıyla açık bir ifadeyle Kürdistan’dan söz edilerek Kürtler tamamen Türk yönetiminden koparılmak istenmiştir. Noel’in bu dönemde Kuzey Kürdistan’a yaptığı gezi de Kürtleri, Türk yönetiminden tamamen uzaklaştırmaya dönük olur. Gerek Sevr’de Kürt devletinin kuruluşundan söz edilmesi gerekse Noel’in Wilson’a yazdığı raporlar, Türk-Kürt düşmanlığını yaratacak uzun vadeli bir bölge siyaseti olarak uygulanır.

Türklerle İngilizler arasında paylaşım merkezi olduğunu iyi bilen Şeyh Mahmut Berzenci dengeleri gözeterek güçlenmeyi denese de sonuçta Türk yönetimi tarafından kullanılmaktan kurtulamaz. Bu çekişme içinden sıyrılmak isteyen Şeyh Mahmut Berzenci, İngilizlerin tüm yardımlarına rağmen, bir yönüyle de sürekli kısıtlandığını ve çembere alındığını bilir

Çünkü İngilizler Şeyh Mahmut hükümdarlığı süresince idari alanda bazı boşlukların yaşanması sonucu; bazı idari dairelere kendi adamlarını yerleştirip, Kürtler’i yönetimde etkisiz bırakmaya çalışmışlardır. Devamlı olarak da Şeyh Mahmut’un nüfuzunu kırmaya, halkı kandırıp kendi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. İngilizlerin bu güven kırıcı siyasetleri Şeyh Mahmud’u sürekli tedirgin etmiştir.

 Bir nebze olsun İngiliz kıskacından çıkmak için güçlerini toparladığı an Şeyh Mahmut Berzenci Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye’nin tamamen kendi denetimine verilmesini İngilizlerden talep eder.

Diğer taraftan da Kürt aşiretleri ile görüşmelerde bulunup başkaldırı hazırlıklarını yapmaya başlar. Dızli Aşireti lideri Mahmut Han’dan, Süleymaniye’yi almasını ister. Bunun üzerine Mahmut Han, silahlı güçleriyle 21 Mayıs 1919’da Süleymaniye’yi ele geçirir. Aynı zamanda İran Kürdistan’ında bulunan birçok aşiret, hükümete karşı ayaklanarak İran ile Irak Kürtlerinin birleşmesi ve Şeyh Mahmut öncülüğünde büyük bir Kürdistan’ın kurulmasını talep ederler. Süleymaniye’de başlayan ayaklanma kısa sürede Kürdistan’ın birçok bölgesine yayılır.

Şeyh Mahmut da ordusuyla birlikte Derbendi Baziyan’da konumlanmıştır. Bir bölük İngiliz askeri de Çemçemal’de 17 Haziran’da Şeyh Mahmut kuvvetlerine saldırmak için bekler. İngiliz kuvvetleri Derbendi Baziyan’ı arkadan kuşatarak, Kürt kuvvetlerini bombardımana tutar ve bu sırada Şeyh Mahmut yaralanır. Şeyh Mahmut’un yaralanmasıyla birlikte öndersiz kalan Kürt kuvvetleri dağılmaya başlar. İngilizler Şeyh Mahmut’u ve damadı Şeyh Hama Xerib’i yaralı ele geçirip Bağdat’a gönderirler.

Bağdat’ta askeri bir mahkeme kurulur ve Şeyh Mahmut şu “suç”lardan yargılanır;

1- Büyük Britanya Devleti’ne karşı isyan etmek ve kan akmasına neden olmak.

2- Britanya bayrağını indirip, yerine Kürdistan bayrağı asmak.

Şeyh Mahmut kendisine isnat edilen suçları kabul etmeyip, İngilizlerin kendisine verdikleri sözü tutmadıklarını ve akıtılan kandan da İngilizlerin sorumlu olduğunu ifade eder. Mahkeme, Şeyh Mahmut’un idamına karar verir. Daha sonra bu ceza “10 yıl hapis ve Hindistan’a sürgüne gönderme” biçiminde değiştirilir.

 Wilson, mahkemenin bu kararını tehlikeli bulup şunları ifade eder; “Şeyh Mahmut’un hayatta kalması onun dostları için büyük bir umuttur. Düşmanları için de büyük bir tehlikedir. Şeyh Mahmut’un dostları onun döneceği ümidiyle eski tutumlarına devam edeceklerdir. Düşmanları da döneceği korkusuyla rahat bir yaşam yaşayamayacaktır. Yani kısaca, Şeyh Mahmut hayatta olduğu sürece Kürdistan’da istikrar olmayacaktır.”

Sevr’den sonra ortada ciddi anlaşmazlık konusu olarak sadece Musul meselesi kalmıştır. Kürtlerin durumu ise belirsizliğini korur. Kürdistan’ın bölünmesi ve Güney Kürdistan’ın Irak’a bağlanması Kürtlerde ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. Birçok bölgede ayaklanan Kürtler, İngiliz yöneticilere suikastlar düzenlerler.

1920 yılında Musul sorununun giderek ön plana çıkması üzerine yöredeki İngiliz subayları tutumlarını sertleştirir. Sokağa çıkma yasağı konulur, sık sık arama ve toplu tutuklamalar gerçekleştirilir, Kürt liderler toplumdan izole edilmeye çalışılır.

İngiltere’nin sömürgesi durumunda olan Irak’ta özellikle Güney Kürdistan’ı kapsayan topraklar İngilizler için büyük bir önem arz etmektedir. Burada mutlak anlamda kendileri hüküm sürmek isterler. 24 Temmuz 1920’de Fransızların Şam krallığından düşürdükleri Faysal’ı İngilizler, 12 Mart 1921’de başlayan Kahire Konferansı’nda (Kerkük ve Süleymaniye’den tek bir Kürt delegenin katılmadığı) bir törenle, I. Faysal olarak Irak Kralı yaparlar. 29 Haziran’da Faysal, Bağdat’a geçer. Hemen göstermelik bir referandum yapılır. Musul halkı seçimi toptan boykot eder. 23 Ağustos’ta Faysal resmi törenle krallığı devralır.

 Faysal, İngilizlerin kendisine bağışladığı Krallığın sınırlarını genişletmek ve Irak’ta egemenliğinde yaşayan bütün halklar üzerinde hüküm sürmek ister. Bu doğrultuda özellikle de Kürtlerin önünü kesmek, Faysal’ın en önemli hedefidir.

Şeyh Mahmut’un Hindistan’a sürgün edilmesinden sonra da Güney Kürdistan’da halk özgürlüğünü elde edebilmek için farklı bölgelerde ayaklanır. Amêdiye bölgesinde halk 15 Temmuz 1919’da Hacı Şaban Ağa önderliğinde ayaklanmış, Aqre’de de Barzaniler öncülüğünde irili ufaklı ayaklanmalar olmuştur.

1921 ve 1922 yılları arasında İngilizler ve Türkler arasında Musul’un paylaşılması konusunda sorunlar çıkar. Türklerin, Musul’da hak iddia etmelerine karşılık İngilizler de tekrar Kürtleri öne sürerek Musul üzerinde hak talep ederler. Bu politikalar sonucu İngilizler Kürt Hükümetini yeniden kurma girişiminde bulunurlar. Bunun için de sürgünde olan Şeyh Mahmut’u tekrar Süleymaniye’ye çağırırlar. Güney Kürdistan’da yaşanan ayaklanmaların önünü alamayan ve maddi anlamda büyük kayıplara uğrayan İngiliz yönetimi, sorunu politik açıdan halledip, maddi kayıplarını önlemek ister. Bütün bu sebepler ve Kürt halkının Şeyh Mahmut’a olan bağlılığı, Şeyh Mahmut’u tekrar Süleymaniye’ye getirtmiştir. Şeyh Mahmut, Kürdistan’a tekrar “Kürdistan Yöneticisi” olarak geri döner. Ardından yeni bir kabine kurulur ve bakanlıklar belirlenir. Bakanlıklara atanan isimler Güney Kürdistan’da yayın yapan “Bangi Kurdistan” Gazetesi’nde yayınlanır. Bakanlıklara getirilen isimler şunlardır:

1- Başbakan Şeyh Kadiri Hefid

2- İçişleri Bakanı Şeyh Muhammed Xerib

3- Maliye Bakanı Abdülkerim Aleka

4- Eğitim Bakanı Mustafa Paşa

5- Savunma Bakanı Salih Zeki Sahibkıran

6- Adalet Bakanı Hacı Molla Sait Kerkükizade

İngilizler Şeyh Mahmut’tan Türkleri Musul’dan uzaklaştırmayı isteyip Musul sorununda kendilerinin galip çıkmalarını amaçlarlar. İngiliz temsilcileri ve Kral Faysal, Şeyh Mahmut’a Kürdistan’ın bağımsızlığının tanınacağına dair söz verirler. Şeyh Mahmut kendisine verilen sözlerin yerine getirilmesini beklemeden Kasım 1922’de, “Kürdistan Yöneticisi” unvanını değiştirerek kendisini “Kürdistan Kralı” ilan eder. Irak yönetiminde bulunan Kürdistan’a ait bölgeleri kendi yönetimine alıp Güney Kürdistan’da bağımsızlığını tamamıyla kazanmak ister. Kerkük bu dönemde resmi anlamda Bağdat’a bağlı bulunmaktadır. Bu bağlamda 1922 yılının Aralık ayında kendisine, Kerkük’ten iki yardımcı tayin eder.

Şeyh Mahmut daha önce de İngilizlerin kendisine karşı dürüst davranmadıklarını bildiği için, siyasi kararları kendisi belirliyordu. İngiliz yönetimi Şeyh Mahmut’u Türklere karşı kullanmak isterken, Şeyh Mahmut İngiltere ve Türkiye arasındaki çelişkileri kendi lehine kullanmaya çalışır. 1922’de İngiliz Yüksek Komiserliği tarafından bir bildiri yayınlanır ve bu bildiride şunlara yer verilir: “İngiliz ve Irak hükümetleri, Irak sınırları içinde yaşayan Kürtlerin, bu sınırlar içinde bir devlet kurma haklarını tanımaktadır. Umut edilir ki, çeşitli Kürt unsurlar en kısa zamanda aralarında anlaşmaya vararak, söz konusu hükümete verecekleri biçimi, otoritesinin neleri kapsayacağını bildirmeleri ve İngiliz ve Irak hükümetleriyle ekonomik ve siyasi ilişkilerini tartışmak üzere yetkili delegeleri göndermelerini beklemekteyiz.”

Bu bildiri hiçbir zaman uygulamaya geçmez. Bu durumdan da anlaşılacağı üzere, Kürt halkının hayati önemdeki istemleri, işbirlikçi ve sömürge güçler tarafından hafife alınmıştır. 1923’te Lozan Antlaşması’nın ilk sonuçlarının belirmesiyle birlikte Kürdistan’ın birçok bölgesinde isyanlar baş göstermiştir. Şeyh Mahmut, İngiliz ve Irak yönetiminin vaatlerinde samimi olmadıklarını görünce büyük ve genel bir ayaklanma hazırlığı yapmaya başlar. Bunun için de Necef ve Kerbela’daki Şii liderlerle de temasa geçer. Gelişmeleri haber alan İngiliz yönetimi ve askeri kuvvetleri Bağdat’ta bir araya gelerek Şeyh Mahmut ve yönetimine yönelik kararlar alırlar. Bu doğrultuda, 21 Şubat’ta Şeyh Mahmut’a şu ültimatomu gönderirler: “Ya tüm idari konseyinle Bağdat’a gelip durumu izah edeceksin ya da görevden alınacaksın.” Bu durum Süleymaniye halkına, uçaklardan atılan bildirilerle haber verilir ve halkın direniş göstermesi halinde kentin bombalanacağı bildirilir.

Şeyh Mahmut’un bu ültimatoma karşılık direnişe geçmesi üzerine 22 Şubat 1922’de Süleymaniye kentine tekrar uçaklardan bildiriler atılır. 24 Şubat’ta Şeyh Mahmut İngiliz temsilcisi Edmons ile telgraf aracılığıyla görüşür ancak sonuç alınamaz. Şeyh Mahmut ve hükümet temsilcileri 3 Mart’ta Kerkük’e geçerler. Aynı gün Süleymaniye bombardımana tabi tutulur. Daha sonra Şeyh Mahmut, Zerdeşt yakınlarında bir mağaraya yerleşip 8 Mart’ta “Bangî Heq” adlı bir gazete çıkarıp ilk sayısını “cihad” çağrısına ayırır. Salih Zeki komutasında “Kürt ulusal ordusu”yla isyan hazırlığını sürdürür.

Rewanduz’un İngiliz ve Faysal birlikleri tarafından işgalinden sonra, işgalciler 8 Mayıs 1923’te Süleymaniye’ye yönelir. 12 Mayıs’ta Hint ordusunun iki taburu, Edmons ve bazı İngiliz subaylar eşliğinde Kerkük’e doğru hareket eder. İngilizler etrafını kuşatınca, Şeyh Mahmut geri çekilir ve Süleymaniye savaşılmadan işgal güçleri tarafından ele geçirilir. 20 Mayıs’ta Şeyh Mahmut bazı askeri kuvvetleriyle birlikte İran’a gider.

Güney Kürdistan halkı İngiliz yönetimi ve işbirlikçi Faysal yönetimini kabul etmedikleri için Süleymaniye’de gereken hâkimiyet kurulamaz. 17 Haziran 1923’te İngiliz yönetimi Süleymaniye’den çekilme kararı alır. Bunun üzerine 11 Temmuz 1923’te Şeyh Mahmut tekrar Süleymaniye’ye döner. Ancak İngiliz kuvvetleri Güney Kürdistan’daki birçok şehri Irak yönetimine bağlayarak Şeyh Mahmut’un etki alanını daraltmaya çalışır. Şeyh Mahmut İngiliz yönetiminin bütün uyarılarına rağmen Kürdistan’ın diğer bölgelerinin de içişlerine karışır. İngiliz kuvvetleri, tehdit amacı ile Şeyh Mahmut’un genel karargahına bombalı saldırıda bulunurlar.

İngiliz yönetimi “silahlı kuvvetlerin izni olmaksızın asker toplamak, kanunsuz vergi toplamak, ülkenin düşmanlarıyla ilişki kurmak”la suçladıkları Şeyh Mahmut’tan kurtulmak isterler. 20 Mayıs 1924’te, Şeyh Mahmut’un beş güne kadar teslim olmaması durumunda kentin yeniden bombalanacağı bildirilir. Şeyh’in teslim olmaması üzerine 27 ve 28 Mayıs’ta İngiliz Hava Kuvvetleri Süleymaniye’yi bombalar. Bombardımanın şiddeti sonucu şehrin nerdeyse üçte ikisi yıkılır.

Şeyh Mahmut askeri güçleriyle tekrar şehri terk edip uzun bir süre direnişe devam eder. Ancak Güney Kürdistan, işgal güçleri tarafından kuşatılır. Şeyh Mahmut’un şehri terk etmesiyle beraber Faysal, ilk defa Kerkük’e gider ve burada Irak bayrağı Kerkük Kalesi’ne dikilir
Bunda sonra Şeyh M. Berzenci iki yıla yakın Irak-İran sınırında kaldıktan sona İran’a sığınır ve 1927 yılında İngilizlere bağlılık sözü vermesiyle tekrar Güney Kürdistan’a yerleşir.

Haksızlıklar Devam Eder

İngilizlerin Kürdistan üzerindeki amaçları devam eder. Kürtleri sürekli kendileri acısından potansiyel tehlike olarak gören İngilizler, bir takım noktalarda rahatsızlıkları gidermek için bazı haklar tanısalar da verilen birçok hak kâğıt üzerinde kalmış, pratikte uygulanmamıştır. Rejimin ortaya koyduğu bu duyarsızlık ve yaşanan haksızlıklar, halk nezdinde büyük bir memnuniyetsizliğe yol açmış ve yer yer tekrardan ayaklanmalar baş göstermeye başlamıştır. Bu sebepten dolayı 1929’da, dört Kürt mebusu, Irak parlamentosunda başbakan ve yüksek komisere şu istekleri sunarlar:

1- Kuzeyde, yönetim merkezi Duhok olmak üzere yeni bir ilin oluşturulması.

2- Irak Hükümeti gelirlerinden her yıl Kürt bölgelerinin geliştirilmesine % 20 ödenek ayrılması.

3- Zorunlu Kürtçe öğretiminin uygulanması.

4-Hükümet askerlerinin Güney Kürdistan’dan geri çekilmesi.

5- Irak Hükümeti’ne iki Kürt temsilcisinin katılması.

30 Haziran 1930’da, İngiliz-Irak Antlaşması imzalanır. Bu antlaşmayla Kral Faysal liderliğinde Irak, bağımsızlığına kavuşurken; İngiltere, antlaşmayı kendi çıkarları doğrultusunda düzenler. Söz konusu antlaşmada, Kürt Halkının haklı ulusal taleplerine hiçbir şekilde yer verilmez. Bu antlaşmanın imzalanması üzerine Kürtler, Milletler Cemiyeti’ne farklı bölgelerden üst üste dilekçeler gönderirler. Ortaya çıkan bu gerginliği gidermek için İngiliz ve Irak Hükümeti’nden temsilciler, Kürdistan bölgesine gönderilirler.

Süleymaniye ve diğer bölgelerdeki Kürtler, 6 Eylül 1930’da, o dönemde gerçekleştirilmesi düşünülen parlamento seçimlerini boykot ederler. Halk, rejim karşıtı mitingler düzenleyerek sesini duyurmaya çalışır. Süleymaniye’de gerçekleştirilen bir mitingde polis halka ateş açar ve 20 Kürt öldürülür. Mitinge katılanların birçoğu yaralanır. 6 Eylül’de yaşanan bu olaylar tarihe “Roja Reş” diye geçer.

Şeyh Mahmud Berzenci bu ortamda gerçekleştirilecek bir direnişin başarıya ulaşabileceğine inanır ve tekrardan silahlı mücadele kararı alır. Bunun üzerine Güney Kürdistan’da birçok bölgeden halk bu direnişe kendiliğinden destek verir. Irak askerleri ilk çatışmada Kürt direnişçiler tarafından mağlup edilirler. Bu durum, “Kürt tehlikesi”ne karşı bölgede kendi askerlerinin kalmasının gerekliliğini kanıtlamak isteyen İngilizler tarafından bulunmaz bir fırsat olarak değerlendirilir. Bunun üzerine İngiliz Hava Kuvvetleri hemen harekete geçerek, Güney Kürdistan’ı hava saldırısına tutar.

Şeyh Mahmud ve Kürt subayı Binbaşı Mahmut Cevdet, Güney Kürdistan’daki bu durum ile ilgili Milletler Cemiyeti’ne 30 Ekim 1930’da bir bildiri gönderip şunları belirtirler: “Irak’ta Kürt Ulusu’nun aşağıda imzaları bulunan temsilcileri olan bizler, Arap hükümetinin dayattığı koşullara daha fazla dayanabilecek durumda olmadığımızın, Milletler Cemiyeti’nin bilgisine sunulmasını rica ediyoruz. Yasasızlık ve takibattan aralıksız çile çeken bizler, soydaşlarımızın, Arap esaretçilere karşı faal eylemlerde bulunulmasını önleyemeyiz…

Biz insanseverlik çıkarları adına, eski ve mağrur Kürt Ulusu’nun, aynı zamanda Irak’taki öteki mazlum ulusal azınlıkların, bundan öte, hakaretlerden korunacağını bütün dünyaya göstermeye mecburuz.”

Kürt Halkı’nın haklı istemleri her zaman olduğu gibi bu kez de hiçbir şekilde yanıt bulmaz. Kürt direnişçiler ve İngiliz-Irak askerleri arasında çatışmalar hız kazanır. Direniş, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürtler’den de destek görür. Kuzey, Doğu ve Batı’daki(Suriye) Kürtler direnişe maddi destek sunarlar. 1931’de basın bu yardımları şu şekilde gündeme taşır; “Suriye Kürtleri, soydaşlarına yardım göndermek için her fırsattan yararlanıyorlar, onlar bundan bir süre önce, büyük bir camide Salah-ed Din Eyubi Tepesi’nde ölenlerin anısına dua okudular, konuşmalar yaptılar, mücadele veren Kürtlere yardım topladılar ve ayaklanmacılara esin verici çağrılarda bulundular.”

Güney Kürdistan’daki direnişten rahatsızlık duyan Türkiye, sınırın yeterince korunmadığı iddiasıyla Irak rejimine muhtıra gönderir. Muhtırada, Güney Kürdistan’daki direnişçilerin sınırı aşıp Türkiye’deki soydaşlarına yardım ettikleri belirtilir. Muhtırada şunlara da değinilir: “Böylece Kürtler, Ağrı Bölgesi’nde Türkler tarafından mahkûm edilmiş Kürt Kuvvetleri yararına baltalayıcı eylemde bulunmak istiyorlar.”

Kürt direnişçiler Irak ve İngiliz askerlerine karşı zayıflayınca İran sınırına doğru çekilmeye başlarlar. Ancak burada da onları İran askerleri karşılar. Taşnak “Araç” gazetesinde çıkan bir haber, bu durumu şu şekilde özetler: “Acemistan ve Irak silahlı müfrezelerinin, Kürt ayaklanmacıları yok etmek üzere önümüzdeki günlerde birleşeceği anlaşıldı.”

Kürdistan’da tarih yine tekerrür ediyordu ve Kürdistan’da gerçekleşen direnişlere karşı, bütün emperyalist ve sömürgeci zihniyetler tekrar birleşiyorlardı. Irak askerleri ve İran askerleri Kürt direnişçilere aynı zamanda saldırarak ayaklanmayı bu şekilde bastırmaya çalışırlar. Bu durum direniş gücünün çözülmesine neden olur. Şeyh Mahmut, Doğu Kürdistan’a çekilmek isterken, İran askerlerinin bütün yolları kapadığını öğrenir. Daha fazla direnemeyen Şeyh Mahmut, 1931 Mayıs ayında İngiliz askerleriyle görüşmek ister. Şeyh Mahmut, İngiliz yüksek komiseri sekreteri ile görüşür ve ailesiyle birlikte Süleymaniye’ye gider.

Şey Mahmut, bir İngiliz subayı eşliğinde Süleymaniye’den, Bağdat’a, Bağdat’tan Ur kentine götürülür. Buradan Samara’ya sürgün edilir.

“Doğunun Fecri” gazetesi Kürt lideri Şeyh Mahmut için şunları yazar: “Şeyh Mahmud’un tez elden Kürdistan’dan çıkarılması, onun tutuklu olduğu zaman bile, emperyalist baskıcılarda ne denli korku uyandırdığını doğruluyor. Şeyh Mahmud’un Süleymaniye’de törenle karşılanması, İngiliz emperyalizmine duyulan nefretin ve anti-emperyalist mücadele kararlılığının, Irak’ta yaşayan halkların kalbinde kaldığının en iyi kanıtıdır.”

Şeyh Mahmut Berzenci, 9 Ekim 1956 tarihinde Bağdat’taki Haydari Hastanesi’nde ölür. Cenazesi aynı gün Süleymaniye’ye götürülerek orada toprağa verilir.

Devam edecek…

Kaynak: Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi